| ÖĞRENDİM Kİ |
| İnsanın en iyi bildiği doğruya sırt çevirebileceğini…
Bile, bile nefsinin katili olabileceğini… Çok iddialı olduğu zaman insanın, imtihanın gereği midir nedir, iddiasını ispatlamak zorunda kalabileceği. İspatlanamayan iddialardan dolayı artık insanın güven vermeyeceğini öğrendim. Ben senin(insan) şahsında, dönek olunabildiğini, kalplerin her an için doğrudan yanlışa, eğriye, büğrü ye yamulabileceğini öğrendim. Takva sahibi olduğunda ise seni hiçbir gücün saptıramayacağını… Sen ey dost! Dost olduğuna kanaat getirildiği an, dostunu arkadan hançerleyebileceğini, acı da olsa öğrendim. Kimi zaman ise canını dostun için feda edebileceğini… Öğrendim ki, hayat okulu, diğer diplomalı okullar gibi değildir. İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlayabildiğini öğrendim. Nefsini günahlardan tezkiye etmezsen, nefsinin elinde “gassal elinde meyyit” olabileceğini… Sana tek engelin, yine nefsin olduğunu, nefsin koalisyon kurmazsa, şeytanın bile sana zorla hiçbir şey yaptıramayacağını öğrendim. Ey insan! Ne kadar zalim, ne kadar nankör, ne kadar aciz, ne kadar aceleci olabildiğini öğrendim. Veli nimetine(Rabbine) nankörlüğün, nefsine zalimliğin, Rabbinin karşısında acizliğin, insanlarla olan yarışmanda aceleciliğin yüzünden ey insan, niçin bu kadar alçalırsın? Seni Rabbinden yüz çevirmeye iten sebep ne? “Nasıl da çevriliyorsunuz?” Üç, beş günlük dünya malı için mi? İmtihan aracı olup, sende olmayıp berikinde olan geçici metalar için mi? Başkalarından aşağı kalır yanın olmadığını göstermek için mi? Yoksa hırs ve tamahkârlığa düştüğün için mi? Hani kanaatkârlık? Hani mütevazılık? Nasıl ikna oluverdin? Sahip olduğun her şeyin aslında Rabbin tarafından sana lütfedilmiş olduğunu… Şükrünü eda etmen gerekirken nankörlükte bulunduğunu… Ölüm ile hayat arasındaki o ince çizgide, hangi tarafta kalacağının nasıl da meçhul olduğunu... Uçurumun kenarından yuvarlanıvermenin, an meselesi olduğunu… Ve nefse asla güvenmemem gerektiğini… Allah dilemezse doğruyu bulamayacağını öğrendim. Bütün kaypak hallerinle ey insan! Nasıl da acı veriyor, acı çekiyorsun. İnsanın nisyanla malul olduğunu… Her durumda hazır ve nazır binlerce mazeretinin olduğunu… Mazeretlerinin Rabbin katında geçerli olup olmadığını tefekkür etmediğini öğrendim. Artık ey insan! Seni bir hayır üzerinde gördüğümde, Allah dilemedikçe bunları yapamayacağını… İyi bir hal üzere olduğunda, nefsine değil Rabbime güvenmem gerektiğini. Bir kötülüğü yapmadığında da Rabbinden gelen bir delil olmadıkça, o kötülüğe meyledebileceğini… Bu durumda bile mazeret üretmekten geri kalmayacağını öğrendim. Daha nereye kadar? Ne zamana kadar aldanacaksın? Çırpınışların hep dünya için mi olacak? Hani ahiretteki payın? Ebedi hayatına yaptığın yatırımlar nerede? Yoksa biriktirip, biriktirip heba mı ettin? Düşüncelerinin, fikriyatının kökü mü kurudu? Ya inancın, imanın ne durumda? Kendi ellerinle tarumar ettiğin bir belde misali mi hali pür melali? Ak ile kara hali nasıl barındırıyorsun bünyende? Huzursuzluğun, vicdanını rahatsız etmiyor mu? İmanın galeyana gelmiyor mu artık? Nasıl dayanıyorsun bu ikiliğe? Paramparça olmuşluğu nasıl kabulleniyorsun? İradeni hiç mi harekete geçirmeyeceksin? Sahi, nerede işe yarar iradeli olman? Öğrendim ki, en bariz hakikatleri unutabilirsin. Uğrunda ölmeyi göze aldıklarını bir kalemde silebilirsin. Dünyanın geçici güzelliklerinin gözlerini kamaştırabileceğini… Hiçliğe mahkûm olduğunu bile, bile kendini kaptırabileceğini… Bunca mücadele, bunca gözyaşı, bunca emekten sonra bile iflas edebileceğini öğrendim! “Nasıl da aldanıyorsunuz?” |
| Şükran Taşdelen |
| Bu yazı 172 kez okundu. |
| Yorumlar |
| gül Yazdı: insan böyledir işte! hiç şaşırmayacaksın. |
Tefekkür Dergisi