| İŞKENCE |
| İslamın yayıldığı, taraftarlarının birer beşer arttığı günlerde, müşriklerde boş durmuyor, onları dininden döndürmek, sayılarını (en azından) sabit tutmak – çoğalmalarını önlemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Tabi bu engellemeyi kendilerine en yakışan şekilde yapıyorlardı: BASKI, ZULÜM, İŞKENCE. Kimin, atalarının dinini bırakıp İslam’a girdiğini duysalar, hemen yanına gidip, şerefli, nüfuzlu biriyse, onun (1) namus ve haysiyetiyle alay edip, o yönüyle vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Eğer müslüman olan kişi orta sınıfa mensup, tüccar, esnaf ve diğer mesleklerdeki bir kimse ise, ona ekonomik ve sosyal bir boykot uygulayacaklarını söyleyip, o yönüyle korkutuyorlardı. Hatta korkutmakla kalmayıp boykotu uyguluyorlardı da. Eğer İslam’a giren kişi fakir-fukara, köle kesiminden ise, zaten bu kişilere de istedikleri gibi, hunharca, canice, hayvani isteklerini tatmin etmek üzere sınır tanımadan işkence ve eziyet ediyorlardı.
İşkence, ileriki safhalarda zengin ve soylu Müslümanları da kapsadı tabi, fakat artık bunlar müşriklerin son ve sonuç vermeyen çırpınışlarıydı. Bu işkence ve eziyetler sadece ashaba mı yapılıyordu? Kesinlikle hayır! Şahsiyet olarak olsun, bulunduğu konum olarak olsun, en ağır işkence ve zulüm Peygamber (AS) ‘a yapılıyordu aslında. Bu işkencelerin birçok örnekleri vardır, birçoğumuz bilir bunları. Hatırlayalım ki; Peygamber (AS) ‘ın üstüne yeni kesilmiş, hala sıcaklığını koruyan hayvan işkembe ve döl yatakları mı atılmadı? Her evinden çıktığında , o mübarek ayağına batsın diye yeni koparılmış çalı-çırpılar mı taşınmadı? O şairdir, sihirbazdır, yalancıdır denilmedi mi, kendilerinin dahi inanmadıkları nice iftiralar mı atılıpta kendilerince Resulullah (AS) ‘ın şerefiyle oynanmadı mı? Daha nice nice işkence ve eziyetler… İşkence… Eziyet… Bunları yaşamakla, anlatmak ya da dinlemek arasında çook, çok büyük farklar var. Okurken, ya da anlatırken gözlerimizin, elimizde olmadan yaşardığı bu eziyetleri, o mübarek Sahabelerin bizzat kendilerinin yaşadığını düşünelim. Kâfirin zülüm konusunda kafası çok çalışır. Biz müslümanlar (Allah korkusunun verdiği merhametten olduğunu düşünüyorum) öyle şeylere pek kafa yormayız düşünmeyiz bile. Bakın o işkencelerin büyüklüğüne. Birkaçını hatırlayalım. Güneşte saatlerce, hemde çıplak olarak bekletilen bir insanın, bir de koca bir kayanın altında inlemesi… Tüyleri ürperiyor, elleri titriyor insanın bunları yazarken. O ağırlığın, o sıcağın, susuzluğun yüzde birini hissetmeye çalışıyorum üstümde; kalem düşüyor elimden, cümleler birbirine karışıyor sanki… Beynim de bedenimle birlikte eriyor o sıcaklık ve ağırlığın altında. Biz o anları hayal etmeye çalışırken, değerli Sahabeler bizzat, canlarıyla yaşamışlar. Fakat o acı ve ızdırap ne beyinlerinden, ne de imanlarından hiçbir şey azaltamamış. Belki de beyinlerinden tek silinmeyen şey olan “ Ehad, Ehad- Allah Bir, Allah Bir” kelimelerini sürekli tekrarlayarak küfrü iyice çileden çıkarmışlar! Kim bilir, isimleri o an sorulsa belki o zorluklardan, zihin bulanıklığından hatırlayamazlardı belki. Ama İmanları onlara “Allah Bir” dedirtecek kadar açık ve kuvvetliydi. Bu işkence dönemiyle ilgili ciltlerce kitap yazılmıştır şimdiye kadar. Hatta daha o değerli Sahabelerin, “mükâfatını azaltır” düşüncesiyle anlatmadıkları nice nice, zamanla tarih sayfalarından silinmiş nice nice zulüm ve işkenceler vardır bize kadar ulaşmamış. Biz bu, kanı donduran tüyler, ürperten işkence ve zulümlere tarihte kalmış diyemeyiz. Öğrenirken de, okurken de sadece okuyup geçmeyelim lütfen, durup düşünelim o anları. Kendi üstümüzde yaşamaya çalışalım; O dönemin Mü’minleri ile şu bulunduğumuz rahat ortamdaki rahat Mü’minlerin durumunu karşılaştıralım. Bu rahatın bu güzelliklerin içinde, dinimizden hep tavizler vererek hayatımıza devam ediyorsak, bir durup onlarla kendimizi kıyaslayalım. Ayet’i Kerime ile de kendimizi şöyle bir silkip uyaralım “Sizden öncekilerin başına gelenler, sizin başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?” Sonra bir durum değerlendirmesi yapalım, Cenneti isteyeceğimiz zaman: Biz (hâşâ)imanda Onlardan daha mı ileriyiz ki, Onların başına gelenler bizim başımıza gelmiyor? Bu gün zalimin işkencesi durmuş mu? Hayır, kılık değiştirmiş zalimler, şekli değiştirmiş işkencelerle, görevlerine bu günde devam ediyorlar. Hem de zalimliklerinden zerre bir şey kaybetmeden. İşkenceye bir de zalim açısından bakalım. O dönemde müşrikler, işkenceyle nereye varmaya çalışıyorlardı? Müslümanları işkenceyle, öldürmeyle( bu Mü’min açısından ölümlerin en güzeli olan şehadettir aslında) bitiremeyeceklerini bildikleri halde, işkenceye devam etmelerinin sebebi neydi? Neydi amaçları? Bugünkü müşriğin amacı ne? Nereye varmaya çalışıyor, birkaç müslümana zülüm ve eziyet etmekle? Aslında onlar da şunun farkındalar ki, ne kadar inkâr etseler, belli etmeseler de korkuyorlar şu bir avuç müslümandan. Bakalım o dönemin müşriğinin eline ne geçmiş, ne kazandırmış yaptıkları onlara? Belki azgın nefislerini birazcık tatmin ettiler, ama topluluk olarak hiçbir şey kazanamadılar. Hatta silahları geri tepti. Onlar İslam nurunu söndürmeye çalışırken, İslam dini ve Hz Muhammed (AS), tüm dünyaya duyurulmuş oldu. Böylece son peygamberin gelmesini bekleyen tevhidi Hıristiyanlar, O (AS)’ın geldiğini duymuş oldular. Sonra İslam’ın sağlam delil ve güzel ahlak kurallarına sahip olduğu, buna karşılık Mekkeli müşriklerin, insanlık dışı, çirkin ve iğrenç, kaba kuvvet sahibi oldukları anlaşılmış oldu. Diğer taraftan Mekke’deki müşriklerin bu insanlık dışı işkencelerine sabır ve sebat ile göğüs geren önder, örnek şahsiyetler, tüm dünya tarafından hayranlık uyandırark tanınmış oldu. Silahın asıl geri tepen kısmıda buydu; baskı ve zulümlerle Müslümanlar yıldırılıp sindirilmeye çalışılırken, sağduyulu akıl sahipleri akın, akın İslam’a girmeye devam ediyorlardı. O dönemin baskı ve zulmünü özetlemesi açısından şu hadisenin bilinmesi gerekir. (1)Hz. Habbab (ra) anlatıyor: Müşriklerin mezalimi had safhaya vardığı sıralarda, günün birinde Nebi-yi Kerim (AS) ‘ın Haremin duvarının gölgesinde oturmakta olduğunu gördüm. Yanına gidip dedim ki : “ Ya Resulallah, mişriklerin zulmü bütün sınırları aştı. Siz bizim için niye dua etmiyorsunuz? Bu sözleri duyunca, Resulullah’ın yüzünün rengi değişti ve dedi ki; Sizden önceki iman sahiplerine daha büyük zulümler yapılmıştır. Onlardan bazısı çukura oturtulur ve üstlerinden testere geçirilerek vücutları ikiye bölünürdü. Bazılarının eklemlerine tırmıklar vurulurdu. Onlardan dinlerini terk etmeleri istenirdi, ama onlar dinlerinden dönmezlerdi. İnan, Yüce Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle bir zaman gelecektir ki… Ne var ki siz acele ediyorsunuz. “ Ve şu Ayet’i Kerime ile Müslümanlar daha da kuvvet buldu: “Sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve O’nunla beraber M’üminler: Allah’ın yardımı ne zaman? Diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı şüphesiz yakındır.”(2) 1-Fıkhus Sıyre 2- Bakara -214 |
| Gülay Yazar |
| Bu yazı 166 kez okundu. |
Tefekkür Dergisi