Navigation


Tarih: 02 Eylül 2014 Salı



Abdülhamit Kahraman İLE BİR SÖYLEŞİ
Abdülhamit Kahraman İLE BİR SÖYLEŞİ
 

    



 



G.Tefekkür-  Abdülhamit  Kahraman kimdir? Bize kendinizi biraz tanıtır mısınız?



 



A. Kahraman- Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim Elhamdulillahirrabbil Alemin vessalatı vesselamu alâ Resulüne Muhammedin ve âlihi ve ashabihi ecmain.



            Abdülhamit  Kahraman1967 yılının ocak ayında dünyaya geldi.Aslen Karadenizli- Trabzonlu ama İstanbul’da doğup büyüdü. Ortaokulu İmam Hatip Lisesinde, liseyi meslek lisesinde okudu ve daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümünü bitirdi. Yine Mimar Sinan Üniversitesi 2 yıllık Sosyoloji formasyonu aldı. 2,5 yıl kadarda da Marmara ilahiyatı dışardan derslere girmek şeklinde bir eğitim aldı. Yaklaşık 20 yıldır İslami ilimlerle ile psikoloji ve biraz da sosyoloji ile ilgileniyorum.12 yıldır İstanbul’da Özel fm’de programlar yapıyoruz. Pazartesi günleri 2,5 yıla yakındır da Hilal TV’de  -insanı tanımak -diye kuran merkezli programlar yapıyoruz. İnsanı tanıtan  ama insanı anlamayı hedefleyen ve insanın Allahu Teâlanın öngördüğü bir kul nasıl olabileceğini elimizden geldiğince anlatmaya çalışan programlar yapmaya çalışıyoruz.Çeşitli dergilerde yazılarımız yayınlanıyor; Eğitim yazıları dergisi, Vuslat dergisi ve Kurani Hayat dergisi gibi… Kuraniterbiye.com diye bir sitemiz var yaptığımız bütün çalışmaları oraya yüklüyoruz. Başka hocalarımızın da orada yazı ve görüntüleri ve sesli dosyaları var. Bu şekilde bir ilmi site oluşturduk. Evliyim dört çocuk sahibiyim. İstanbul Fatih’de oturuyorum.



G.Tefekkür- Kuran ile insan arasında bazen aşılması güç gibi görünen engeller bulunmakta. Hemen yanı başımızda olan Kuran bize uzak diyarlardaymış gibi görünüyor. Bu sorunu nasıl aşacağız, Kuran’a nasıl yaklaşacağız neler yapabiliriz.?



 



A.Kahraman- Bu sorun aslında büyük bir sorun. Şöyle ki;  Kuran’ın hedefi insandır, Kuran insanı inşa etmek için gelmiştir. Allahu Teala yeryüzünde insanı halife olarak kılmıştır. İnsanı önemsemiştir, özen göstermiştir, sevmiştir, değer vermiştir. Ama aynı değeri ve aynı ilgiyi çok az insan hariç, Rabbimiz Azze ve Celle insan tarafından bulamamıştır. Bunun da sebebi,  insanın içerisinde iki farklı  yöne çeken güç olmasıdır. O farklı yöne çeken güçler insanın Allah’a kilitlenmesine, vahyi önemsemesine engel olur. Bu önemli güçler malum olduğu   üzere insanın içindeki benliği, nefsidir ve onu ayartan akıl hocası şeytanıdır. Bir de buna üçüncü bir sebep olarak olumsuz çevre girebilir ki, almış olduğun kültür etkilenir insanın aklına Kuran gelmez. Aklına fazlaca Allah gelmez ve insan içinde bulunduğu çevreyle beraber düşünür, etrafındaki insanların gittiği yere gider maalesef. Ve gittiği yerin çok azı hariç çoğu hayırlı değildir. Dolayısıyla insanla Allah arasında ve vahiy arasında görünmez kocaman camdan duvarlar vardır. Vahiy arkadan bağırır çağırır, insanlara  işaret eder; “gelin! yol burası değil, başka yöne gidiyorsunuz siz” der. Ama diğer seslere insan kulak verdiği için, biraz da işine geldiği için, vahyin sesini duymazlıktan gelir ve çoğu kez duymaz. Böylece vahiy ile insan arasındaki köprüler atılmaya başlar, vahiyle arası açıldıkça mesafe kalınlaşır ve insanın daha sonraki vahiyden gelen sesleri duyması azalır. Bunun çözümü nedir peki? İnsanın vahye ve sonuçta da Allah’a ihtiyacı olduğunu hissettirmek lazım. Bu da vahyi kucaklamış, Allah’a firar etmiş ve ona doğru koşan insanların, vahye sırtını dönmüş vahye kulak asmayan insanlara bu acı gerçekleri  hatırlatmaları ile gerçekleşir.Buna kısacası tebliğ de diyebiliriz. Ama tebliğ bazen farklı anlamlarda yorumlanabilir. Şöyle diyelim;   izah etmek, davet etmek, asıl yaratılış gayemizi insanlara sunmak, onları çağırmakgerekir. Ancak o zaman insanlar düşünebilirler. Ve  yine ayetlerden anlıyoruz ki “İman etmeyecek insanların” büyük bir kısmı maalesef çağırsak bile gelmeyecekler. Ama bizler gelecek olanları arayacağız, gelecek olanları gelmeyecek olanlardan çekip çıkarmamız lazım, oradan ayrıştırmamız lazım. Bu da Allahu Tealâya giden insanların temel görevidir. O yüzden Rahman Azze ve Celle “ insanlar hüsrandadır”  der Asr süresinde. “Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, yani imanını gösterenler, hakkı ve sabrı birbirine tavsiye edenler müstesna” der. Demek ki iman edip salih amel işleyenler mutlaka başkalarının da güzel yolculuğa başlamaları için onlara yapıcı katkılar vermeli, sunmalı, hatırlatmalı. Allah ve Kur’an ile aralarındaki maalesef o olumsuz negatif etkileri, ortadan kaldıracak, gayretli bir çalışma içine girmeleri lazım. İnsanlara anlatmaları lazım, insanların da onların anlattığı şeylere biraz kulak kabartmaları lazım. Bu da insanın vahye ve Allah’a çok ihtiyacı olduğunu ona hissettirmekle başlar. İnsan bir şeye ihtiyaç hissederse ona yönelir ihtiyaç hissetmezse ona kulak kabartmayacaktır.İnsanın Allah’a ihtiyacı olduğunu insana göstermek lazım ve sonuçta vahye ihtiyacı olduğunu ona hatırlatmak lazım, işin özü bu.



G.Tefekkür-Hocam toplumun temeli olan aile sarsılmakta Müslüman bildiğimiz aileler bile çok hızlı bir şekilde dağılmakta. Ailelerimizi korumakta zorlanıyoruz. Acaba Kuran ve sünnet ikliminde bize anlatılan aileyi mi anlayamıyoruz? Ya da tercih hataları mı var? Bunun sebebi ne olabilir?



 



A.Kahraman - Tercih hataları vardır belki, ama değerli kardeşim, şu ailemizin başına gelen şeyler son 5-10 yıldır olmaya başladı. Bundan önce çok daha az ve seyrekti. Ne oldu da son on yıldır ailemiz yara almaya başladı diye yukardan bir bakış ile baktığımızda birkaç temel sorun görüyoruz. Birincisi insanlarda bireyselleşme var. Yani evlilik odur ki “ben”   kelimesini insan evlendikten sonra fazla kullanmamalı “ben”ini dışarıda bırakmalı. Çünkü yuva “biz”den oluşur. Fakat bazı insanlar maalesef kendi benliklerini evlilik içinde devam ettiriyorlar, karşı tarafı kendisine benzetmek istiyorlar. Bireysellik biraz buradan çıkıyor ve bizim iliklerimize kadar ne yazık ki işlemeye yüz tutan kapitalizm “bireyselliği” çok ön plana çıkartıyor. Menfaat putu dediğimiz insanın içerisindeki zayıf ve negatif  noktaları çok öne çıkartıyor ve insanlar kalbilikten nefsiliğe doğru yönelmeye başlıyorlar. Bir evliliğin ilerleyebilmesi için insanların nefsilikten kalbiliğe gelmesi lazım, yani kalbileşmiş insanlar birbirini anlarlar. Birbirlerinin zor zamanlarına katlanırlar ve yuvayı kolay kolay dağıtmazlar, yuvaların en çok dağılma sebebi bireyselliktir, nefsiliktir ve son yıllarda ortaya çıkan biraz da geçim sıkıntılarıdır. Bu krizlerin üst üste gelmeleri ailede geçim sıkıntısını ortaya çıkarmıştır. Hanımlar ne yazık ki iyi bir geliri olmayan kocaların, önceleri çok sevseler bile gözünden düşmeler olabilmektedir. Yapılan istatistikler de bunu göstermektedir. Hanım kardeşlerimiz alınmasın ama diyelim ki; üç gün işsiz kalsa ya da üç hafta işsiz kalsa sanki üç yıl işsiz kalmış da ortada kalacaklarmış gibi davranmaktalar. Yine ailelerde Allah’ın dinine olan desteğin terk edilmesi, eğitim çalışmalarının bırakılması, sohbet çalışmaları ve okumaların bırakılması yani manevi dinamiklerimizi besleyen, o katkı sağlayan enerjilerin çok zayıflatılması yuvaları katlanılmaz birer birliktelik haline getirmiştir. Bunları da unutmamak gerekir, yani sadece iş maddiyat değildir. Çok fakir olduğu halde çok iyi geçinen aileler vardır ama niçin kalpleri zengindir, imanları zengindir, inançları zengindir? Bizim insanımızda maalesef (hepsi için demiyoruz)  maneviyatı besleyen çalışmalar çok azaldığı için Allah ile ilişkiler zayıfladı ve kişilerin nefisleri ön plana çıktı. Nefislerin ön plana çıktığı yerde katlanma azalır, katlanma azalınca kişiler artık evliliği sırtından atması gereken bir yük haline getirir, iki taraf birbirinden soğur, uzaklaşır, kaprisler, kırmalar, itmeler, hırçınlıklar, sertlikler iki taraf içinde gündeme gelir. Ve evlilik “galiba biz yapamayacağız” noktasına gelir. Son olarak bu konu ile şunu ifade edelim ki insanlar boşanmayı önce kafasında oluştururlar, insanlar boşanmayı akıllarına getirirlerse bilsinler ki bu bir gün diline gelecek, sonra da haline yansıyacak ve gerçekleşecek. O yüzden akıldan boşanma fikrini kişinin aklına getirmemesi lazım. Fuhşiyat durumları hariç tabii. Çünkü şeytanın (Buhari’de geçen hadistir)  en temel görevlerinden bir tanesi yuvayı yıkmaktır, aileleri birbirine düşürmektir, küçük şeyleri büyütmektir.



G.Tefekkür- Hocam mevcut eğitim anlayışı ile İslami manada eğitim arasında farklılıklar var bu farklılıklar yeni nesillerin ayrım noktası haline gelmekte, mevcut eğitim sistemi pragmatist pozitivist ve biraz da böyle egoist dayatmaları ön plana çıkarmakta. Bu olayları nasıl aşabiliriz? İslami bir eğitimi insanlara nasıl içselleştirerek verebiliriz?



 



A.Kahraman-Mutlaka ve mutlaka almış oldukları sistemin eğitiminin dışında kişilerin manevi bir eğitimden geçmesi lazım. Yani tek bir eğitim, insanları tek tipçi yapar. Şu andaki sistemin eğitimi insanları düşünmeyen, üretmeyen, topluma ve onu yaratan Allah’a karşı herhangi bir katkı değer sağlamayan, bireyselci sizin dediğiniz gibi, kapitalist dünyanın (batı dünyasının) geldiği noktaya bizim insanımızı taşımayı içten içe hedefleyen, sonuçları olmayan bir yere insanı çok da fazla götürmeyecek bir eğitim formasyonu veriliyor. İçerisinde bilgi yığılmış, aslında o bilgi de son dönemlerde azaltılmış bir eğitim modeli hedeflenmiş. Kişiler yine batıda olduğu gibi bireyselleşeceklerdi, tüketeceklerdi çünkü tüketen tükenir, tüketen aslında üretenlerin bir yerde cebini kasasını doldurmuş olur. Mevcut eğitimden biraz bu da öne çıkıyor. Bunun çözümü nedir peki? Bu aslında çok müstakil ve çok büyük bir konudur, ama haftada bir gün de olsa, birkaç saat da olsa gençlerimize ve çocuklarımıza manevi eğitiminin verileceği ortamlar hazırlamak lazım. Mesela ev okulu projeleri hazırlamak lazım. Bunlar Türkiye’nin çok çeşitli yerlerinde başarılı şekilde uygulanıyor. Manevi değerlerimizi öne çıkartan insanları Allah ile barıştıracak, Allah’ı onlara hatırlatacak, şahsiyetlerini ve ahlâklarını onaracak ve düzeltecek  güzel manevi çalışmalar içerisinde olmamız lâzım. Gençlerin aklını ve kalbini kazanarak onların Allah ile ilişkilerini iyileştirecek alternatif, mutlaka hayırlı çalışmalar yapmak lazım. Biz buna sohbet kültürü diyoruz, tabii manevi eğitim kültürü  de diyebiliriz. Seminerler, konferanslar diyebiliriz, ev okulları diyebiliriz. Artık isimlendirmenin bir noktadan sonra çok önemi kalmaz. İçinin nasıl doldurulduğu önemlidir. Tamamen sistemin elleri içerisinde yoğrulmuş gençlerin geleceği, manevi anlamda yoktur. Kişisel manada da çok bir şey kazanabilecekleri kanââtinde de değilim.



G.Tefekkür-Aklın, hayatımızda bizim için günlük doğruları belirlediğini düşünüyoruz, fakat bazen öyle hataların içerisine düşüyoruz ki bu hatalarla birlikte müthiş bir şekilde psikolojik rahatsızlık bunalım yaşıyoruz. Aklın yeterli olduğu bir hayat nizamının yanlışları ne olabilir? Tabii sadece akıl yeterlidir diyen insanlar için …



 



A.Kahraman-Bunu batı denedi, Amerika denedi. Sadece aklı öne aldı, akıl merkezli yaşadı. Akıllarını kullandılar, ürettiler ve birçok sorunu kendi çaplarında çözdüler. Yani üretim yaptılar, sistem çözdüler ama insanı bitirdiler. Yani (sadece akılcılık) kişiyi aklımın aldığını alırım aklımın almadığını atarım noktasına getirir ki bunu bizim kabul etmemiz mümkün değil. Bu durum ise rasyonalizmin ve pozitivizmin sonucu anlamında bir şeydir. Bu düşünceyi ortaya atanlara bile hayrı olmamıştır. Kısacası; kısmi küçük bir eşyayı ya da aleti üretme noktası hariç faydası olmamıştır. Ama bunun çözümü ve doğrusu “Allahu Teala’nın verdiği bu aklı kullanmayalım akılsız yaşayalım” asla değildir.  Allahu Teala’nın verdiği aklı onun istediği sınırlarda aklederek ama kaybeden aklımızı öne çıkartarak düşünmemiz lazım. Yani bir mümin akıldan akletmez kalpten akleder. Aklın fonksiyonlarını kalple birlikte işleten insan sonuç alır. Batı aklında bu yoktur, batı aklında kalp yoktur, insanların kalbileşmesine kesinlikle müsaade edilmez, böyle bir maneviyat geleneği yoktur. Zaten kendi maneviyat geleneklerinde Hıristiyan kültürünü de ciddi derecede yaralamışlardır. Oradan da sonuç alamamışlardır. Peki ne yapmalıyız? Bizim insanımıza aklını kullanmayı öğreteceğiz ama kalbi ile beraber bunu yapabilirsek doğruya ulaşmış oluruz



 



 



 



 



 



 



 



 



 



 



 



G.tefekkür-Bir yazınızda şöyle cümlelere rastlamıştım: “Biçim olarak en güzel şekilde yaratılmış insan, ruhi olarak ona denk getirilip terbiye edilmiş ise” … şeklinde bu söz ile ne anlatılmaktadır?



 



A.Kahraman-Bu söz nedir? Bizim yıllardır derslerimizde aslında ara ara yapmaya çalıştığımız bir şey. Allahu Teala kendisi de kitabında buyurduğu gibi, insanın şeklini suretini çok güzel yaratmış ama ruhunu ve maneviyatını yani nefsini aynı şekilde değil. İnsanın bu dünyadaki yaşam sebebinin bizce acizane en önemli tanımı, insanı aşağıların aşağısı olan yerden alıp en yukarıya doğru çıkarmak. Yani insanı nefsilik çukurundan kalbili bir noktaya çıkarmak, yani suret olarak, şekil olarak, biçim olarak en güzel şekilde yaratılmış insanı, ruhen ve manen iç dünya olarak ona denk hale getirmesidir. Bunu başaran insan olgunlaşmıştır bunu başaran toplumlar kemal hale gelmişlerdir. Bunu başaran insanlar, yapılar, cemaatler ideal noktaya gelmiştir. Efendimiz (sav)in  biliyorsunuz elleriyle, çok olumsuz durumdaki ashabı,  evliya derecesine hatta ondan daha yukarıya çıktı. Şeklen çok güzel olan insanlar, ruhen-manen ve içsel olarak çok kötü idiler. Kendi evlatlarını öldürecek, yol kesecek kadar çok kötü işler yapıyorlardı. Ama Efendimiz (sav) elleriyle ve vahyin şekillendirmesiyle pırıl pırıl, tertemiz,  gökteki yıldızlar gibi bize örnek nesil yetiştirdi. Bu dünyada bunun modellemesini yapmamız lazım. Bizim derslerimizde en çok kullandığımız ifadelerden bir tanesi şu; “bu çağın sahabesi olmaya gayret etmek lazım.”  Hedef budur insanın içerisinde aşağıların aşağısına çevrilmiş insan, ona denk suretine denk hale getirilip müthiş bir manevi çalışma içerisine girerse bu çağın sahabesi olabilir. Çünkü sahabenin özelliği oydu. Kendisini aşağıdan aldığı Allah Resulünün elleriyle ve vahiy ruhuyla en yukarı çıkarttı ve bize örnek oldular. Rahmana bakarak ve ona bağlı olarak yaşadılar, Kuran’a yaklaştılar. O sözün özü bu işte.



G.Tefekkür-Hayatın merkezine Allah yerleşince biliyoruz ki insan, Kur’an ve sünnet merkezli hayatı daha güzel yaşıyor. Sorun yerleştirmede, bunu hayatımızın merkezine nasıl yerleştireceğiz?



 



A.Kahraman- Allahu Teala’nın farkına varmak lazım, Allah ile  beraber yaşamak için. Bu birinci şart. İkincisi bunun üst aşaması Allahu Teala’ya olan ihtiyacımızı sürekli taze tutmamız lazım. Üçüncüsü Allah ile beraber yaşarken ondan bize gelen donanımları yavaş yavaş üzerimize almamız lazım. Yani eğitim, yani bilinç. Dördüncüsü bize Allahu  Teala’yı hatırlatan toplumlar, yapılar, kurumlar, camialar içerisinde olmamız lazım. Ve oradan aldığımız enerjiyi ki, okumada buna dahildir, manevi motivasyonu kalbili ve imani bir hayata yayacak mücadele içinde olmamız lazım. Bazı insanlar esnaflık yapabilir, bazı insanlar kamuda çalışabilir. İnsanın helâl kazanç yapmak kaydı ile ne yaptığı önemli değil. Birkaç istisna hariç her peygamberin işi vardı. Kimi marangozdu kimi demirci idi. Her peygamber bir işle uğraştı ama Allah ile beraber oldu. Ashabı Kiram da öyleydi ve Ashabı Suffa hariç (ki onların da zaman zaman çalışanları dağdan odun getirip satanları vardı ara ara pazara gidenleri vardı) ama genel olarak bütün Ashabı Kiram’ın işi gücü vardı. Çarşıda pazarda olup hayatın içindeydiler ama Allah ile beraberdiler ve Allah’ı unutmuyorlardı. Peki bunun çözümü ne? Çözümü şu; sürekli Allah ile beraber yaşamak, yani Allah’ı zikrederek yaşamak. Tabii zikir kelimesi tesbihatla karıştırılıyor, bu doğru değil. Zikir başkadır tesbihat başkadır. Aslında zikir üç şeydir; bir Allah’ı anmak, iki Allah’ı anlamak, üç Allah’ı anlatmak. Bu üç şeyi yapan, gerçek zikir ehlidir. Allah ile aramız iyi olsun istiyorsak zikir ehli olmamız gerek, yani tesbih ehli değil. Sadece Allah’ı anlayacağız, Allah’ı anacağız,  Allah’ı anlatacağız. Anmak-anlamak- anlatmak bu üçü varsa Allahu Teala hayatımızda var demektir. Her anda her şekilde Allah’ı unutmadan yaşacağız. Nasıl ki bir insan birisine aşık olsa, birisini çok sevse ve  hayatında onun için o ne kadar değerli ise, nereye giderse gitsin o aklından çıkmaz.  Allahu Teala’ya, -teşbihte hata olmaz- yürekten bir sevgi, taze bir iman, şuurlu bir bakış açısı oluşursa çarşıda pazarda,  alış verişte de olsak Allah’ı unutmayız. Bir insanın Allah’a yakınlığı-takvası, Allahu Teala’ya bağlılığı ile yani onu unutmadan yaşaması ile ölçülür. En çok Allah’ı hatırlayan, en çok unutmayan kişi Allah katında en değerlidir. O yüzden “Allahu Teala’yı çokça zikredin” der Kuran-ı Kerim’de. Hiçbir ibadet için Rahman “çokça yapın” demez sadece zikir için der. O da tesbihat değildir. Yukarda saydığımız bu üç madde  bizde oldukça ve takva elbisemizi giyindiğimiz zaman hayatın kirleri bizlere zarar veremez. Bunu bir örnekle anlatalım; balık adamlar vardır biliyorsunuz. Otuz kırk metre yada elli yüz metre dalarlar, aşağıdan bir şeyler toplarlar. Önemli gördüğü şeyleri, dünyanın en iyi yüzücüsü, en iyi balık adamı belli mesafeden hariç balık adam kıyafeti giymeden, oksijen tüplerini takmadan dibe dalmaz. Dalarsa vurgun yer, felç olur, basınçtan dolayı kulakları patlayabilir ve o kişi boğulabilir. Yani kişi istediği kadar iyi yüzücü olsun, istediği kadar balık adam olsun, kıyafetsiz dibe dalınmaz. Hayatın içerisinde yaşamak da dibe dalmak gibidir. O yüzden Allah kullarına takva elbisesini vermiştir. Araf süresinde Rahman der ki; “ Size gökten korunasınız diye ziynet eşyası olarak elbise indirdik. Ama bilesiniz ki sizin için takva elbisesi daha hayırlıdır.” Takva elbisesi giyerek hayatın sularına dalan insana hiçbir vurgun olmaz, hiçbir basınç olmaz, o sular ona boğucu etki yapmaz. Takva elbisesiz hayatın içerisinde yaşarken, hayat insanı kirletiyor, kulağına su kaçıyor, ağza su kaçıyor ve boğuluyor. Ama takva elbisesi olan asla vurgun yemez inşallah. Kardeşlerimiz bu örneği biraz tefekkür ederse muttaki olanları Allah koruyacaktır.



G.Tefekkür-Hocam bize zaman ayırdığınız için Allah razı olsun,  teşekkür ederiz.



 



A.Kahraman-Estağfurullah, biz teşekkür ederiz .



 

 
Röportajlar
Bu yazı 3013 kez okundu.


Yorum Yaz

İsim :

Yorum: