
Panayırlar kurulmuştu ticaret için başka bölgelerden insanlar gelmişti. Allah Resulü için bu bir fırsattı. Panayırlara gidip insanlara dini anlatmak onları Allah’ın dinine davet etmek için. Allah Resulünün Mekke için ümidi bitmişti. Mekke’nin artık İslam’ın merkezi olacağına dair beklentisi boşa çıkmıştı. Taif’ten de ümidi kırılmıştı. Yeni yeni ufuklar arıyordu İslam’a merkez olsun diye. Taif bunu kaybetmişti. Mekke de öyle. Her yıl mutlaka panayırlar kurulurdu, ticaret için. Mekke’nin geliri ticaret üzereydi. Çok önemliydi kurulan bu panayırlar gelir elde etmek için. Ama Allah Resulünün panayırlara katılma nedeni başkaydı onun tek endişesi vardı. Allah’ın davası hak dinin kabul görmesi idi. Ebu Bekir’i de yanına alarak panayırlara gidiyor insanlarla tanışıyordu. Ebu Bekir(r.a), meşreb bakımından kavimleri iyi tanıyordu geleneklerde de öyleydi. İslam’ı tebliğ edecekleri kişi ve kavimlerin sorumlularını tespit edip Resulullah’a meydanı bırakıyordu. Bir nevi destekti bu. Yine öyle yapmışlardı ve girdikleri her çadırdan reddedilmişlerdi. Bazı kavimler Resulullah’ın davasını liderlik davası sanmışlar. Beyhara b.firas ismindeki bir kabile reisi, eğer Müslüman olur ve mü’minleri koruyup desteklerse, İslam’ın egemen olması durumunda, kendilerinin ayrıcalığa sahip olup olmayacaklarını sordu. “Senden sonra temsil ettiğin otorite bana geçerse seni desteklerim.”dedi Beyhara, Resulullah’ın davasını iktidar mücadelesi zannetmişti ve iktidardan pay istiyordu. Onun bu talebine karşılık Resulullah “emir ve irade Allah’a aittir O,emir ve iradeyi dilediğine verir”deyip bu tür isteklerin hiçbir anlamının olmadığını ifade edince, Beyhara “biz senin için bütün Arapların oklarına siper olalım. Allah seni başarıya ulaştırsın bizim bir ayrıcalığımız olmasın, öyle mi? Bu işte herkesle aynı konumda olalım. Olmaz böyle şey. Senin davan bize göre değil”dedi. Bir başka kabile temsilcisi ise “hoş geldin safa geldin. Biz seni kabul edip kollarız, koruruz. Amma bu yatığımız bütün Arap kabilelerini karşımıza almak olur. Arapların hepsi bir ok olup bizi hedef alırlar. Bizim ise bunu kaldıracak gücümüz yoktur” deyip daveti reddettiler. Resulullah bu ve benzeri sebeplerle girdiği her çadırdan geri çevrildi. Bıkmadı usanmadı… Rabbi miraçta onu kuvvetlendirmişti. Kalbi hak davası uğrunda daha da kuvvetlenmiş mutmain olmuştu. Resulullah, bir gün yanında Ebu Bekir ve Ali olduğu halde, panayır yerinde dolaşırken, hal ve hareketleriyle ağır başlı, davranışlarıyla edepli bir topluluğa rastladı. Yaklaşıp, selam verdiler. Ebu Bekir, kim olduklarını sordu. Şeyban b. Salebe boyundan olduklarını söylediler. Bunlar, toplumlarının ileri gelenlerinden Mefruk b. Amr, Hani b. Kubesa, Müsenna b. Harise ve Numan b. Şerik isimli şahıslardı. Mefruk b. Amr misafirlere ilgi gösterip, buyur etti. Ebu Bekir, boy hakkında bazı bilgiler edinmek istedi; eli silah tutan adam sayısının ne kadar olduğunu sordu. Mefruk, boylarındaki eli silah tutan adam sayısının bin civarında olduğunu söyleyince, Ebu Bekir, himaye anlayış ve uygulayışlarının nasıl olduğuyla ilgili bir şeyler sordu. Bu konuda da olumlu şeyler dinleyince, “Muhammed hakkında bir şeyler biliyor musunuz, duyduğunuz bir şeyler var mı?” diye sordu. Mefruk bir şeyler duyduğunu, ama kendisini tanımadığını söyleyince Ebu Bekir, Resulullah’ı tanıttı. Resulullah onlara İslam’ı anlattı. Müslüman olmaya davet etti. Mefruk’un İslam’la ilgili ayrıntılı soruları karşısında Kur’an-ı Kerimden bazı ayetler okudu. En’am suresinin 151. ayeti ile Nahl suresinin 90. ayetini okudu. Mefruk, işittiklerinden çok etkilendi. “Vallahi bunlar yeryüzündekilerin sözlerinden değil. Bunlarda farklı bir şey var. Sen bizi güzel ve yüce ahlaka, güzel davranışlara davet ediyorsun. Kavmin seni yalanlamak ve reddetmekle hata etmiş, senin söylediklerin reddedilecek şeyler değil. Hani b. Kubeysa bizim büyüğümüzdür. Bizim bilgemizdir. Seni bir de o dinlesin” dedi. Konuşmaları sessizce dinleyen Hani; “Kureyşli dostum! Senin sözlerini işittim ve beğendim. Ancak bu işittiklerimizle yetinip hemen dinimizi terk etmemiz, akıllı birisinin yapacağı bir şey değil. Böyle bir davranış düşünmeden hareket etmek olur. İşin sonunu hesaba katmamak olur. Zaten acele verilen kararlar da hep yanlışlık vardır. Ve bu şekilde daveti kabul etmeme kararı aldılar. Resulullah(s.a.v), hiçbir kabileden olumlu cevap alamamıştı. Kabilelerle yaptığı görüşmelerde amcası Ebu Leheb ve Ebu Cehil de onun davasına gölge düşürmek için ellerinden gelen kötülüğü yapıyorlardı. Ancak bir toplulukla görüşmesi sırasında durum değişti. Bunlar Medine’deki Hazreç kabilesine mensup altı kişiden oluşan bir hacı grubuydu. Oturup onlarla konuştu. Hangi kabileye mensup olduklarını, isimlerinin neler olduğunu sordu. Onlara İslam’ı anlattı. Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm okudu ve İslam’a davet etti. Hazreç’liler, duydukları karşısında şaşırdılar ve : “ Bu, Yahudilerin bize bahsettiği, kendisiyle korkuttukları kimseye benziyor” dediler. Hazreç’liler, ilk şaşkınlığın arkasından birbirleriyle “ Önceliği Yahudilere kaptırmayalım, biz onlardan önce bunu tasdik edelim” diyerek aralarında konuşmaya başladılar. Ve öğrenmek istedikleri bazı konularla ilgili bilgi aldıktan sonra altısı birden orada İslam davetini kabul ettiler. Altı Hazreç’linin İslam davetini kabul edişleri ilginç bir şekilde gerçekleşti; hiç direnmeden, tereddüt göstermeden Müslüman oldular. Bunun nedeni kendilerinin de ifade ettiği gibi, Yahudilerden duydukları bazı sözlerdi. Tarih kaynaklarına göre bu Yahudiler, miladi 70 yılında Roman’ın baskıları sonucunda yaşadıkları bölgelerden ayrılıp, yarımadanın ortalarına göç etmiş Yahudilerin soyundan gelenlerin konuşturduğu kabilelerdi. Yahudilerin Medine’ye yerleşmesinden sonra Yemen’deki Ezdi kabilesinden bazı Araplar da göç ederek aynı bölgeye yerleşmişlerdi. Bu Yahudiler ve Araplar, Medine şehrinin ilk sakinleriydiler. Ancak Yahudiler ve Araplar ayrı dine mensup idiler. Aralarında sık, sık mensup oldukları dinden dolayı tartışmalar çıkardı. Tartışmaların büyüyüp savaşa dönüştüğü bile olurdu. Ve bu savaşlardan dolayı çok insan katledilirdi. Medineli altı kişi Yahudilerin ağızlarından sürekli bir peygamberin geleceğini işitiyorlardı. Resulullah, onlarla konuşunca bu peygamberin Yahudilerin bahsettiği peygamber olduğunu anlayıp kabul ettiler. Resulullah onlardan biat aldı. Ve Resulullah’a şöyle dediler; “ Biz şimdi memleketimize dönüyoruz. Senin bize öğrettiklerini kavmimize bildirecek ve onları İslam’a davet edeceğiz. Eğer onlar bu din üzerine birleşirlerse bil ki, Sen de kavmine kavuşur aziz ve güçlü olursun.” Daha sonraki seneye yine aynı mevsimde ve aynı yerde buluşmak üzere sözleşip Mekke’den ayrıldılar. Başka bir şehre mensup altı kişinin o zaman fark edilmese bile, İslam’ın dünyaya açılımın ilk basamağını oluşturan önemli bir gelişmeydi. Mekke’de sıkışıp kalmış İslam davetinin ilk defa Mekke’den bir çıkış yolu buluşunu ifade ediyordu. Dolayısıyla o altı kişinin Müslüman olmaları, İslam daveti için önemi reddedilmez büyüklükte bir gelişme oldu. Ve ilk meyvesini bir yıl sonra verdi. Bir sonraki yıl, boykotun sona erdiği ve Miraç mucizesinin yaşandığı yıl, Risaletin 9. yılı Medineli on iki kişi, önceki sene verilen söz gereği Mekke’ye geldiler. Anlaşılan altı kişinin her birisi bir kişinin hidayetine vesile olmuştu. Açılım gerçekleşmişti. Kaynak :Celaleddin Vatandaş Mekke Dönemi |