| BAZEN BİR YANLIŞ ÜÇ DOĞRUYU GÖTÜRÜR |
Böyle muhasebe zamanlarında kendi nefsimiz adına yaşadığımız kişisel pişmanlıkla beraber, tüm müminler adına da muhasebeler yapıyor ve on dört asır önce cennete doğru yola çıkan kervanı, Allah; “inandık ve itaat ettik” dediğimiz dini tamamlamış olduğu halde, ne kadar geriden takip ettiğimizi anlıyoruz. Ne yazık! Peygamber’e inen Kur’an’ı Hâkim ve sünnete tanık olarak kâmil imana ermiş Ashabı Kiramla kıyaslanamayız elbette. Ama o günden bugüne, aklımızda soru işaretleri kalmasın, dinimizi doğru anlayalım diye, âlim ve velilerce yazılmış binlerce kitap elinin altında olan bizler, Kitab-ı Mübin’i ve sünnet-i Resulullah’ı neden bu kadar eksik anlıyoruz acaba? Eksik anlıyoruz ve hayata geçiremiyoruz… Bu sebeple belki de bizi kendimize getirecek, Allah’ın dininin kâmil hadimleri yapacak kavramları da artık büsbütün yanlış tanımlıyoruz. Mesela; -Bilir bilmez her konuda konuşmayı kendimize vazife biliyor ve bulunduğumuz toplumda ön plana çıkmaya çalışıyoruz. Bunu da ‘’özgüven’’olarak tanımlıyoruz. Özgüvenimiz (!) arttıkça cehaletimiz de artıyor. — Toplumun benimsediği ölçülerde eğitim almamış; lakin manen nefsini eğitmiş, kalbi sağlam insanlarla yan yana olmayı kendine yediremeyenlerimiz var. Bunu, cahillerle oturup kalkmamak, cahilleşmemek için yapıyoruz. Lâkin bunun “kibir” olduğunu ve hiç bir şey bilmese bile öğrenmek arzusunda olan insanın “cahil” diye adlandırılamayacağını unutuyoruz. Kalbimiz katılaşıyor. —Zamanın bir dayatması olarak evlerimizi lüzumsuzca havalı, şaşalı eşyalarla kalabalıklaştırıyor; girdiğimiz toplumda güzel ağırlanmak, özentili bakışları üzerimizde hissetmek için giyim- kuşama; misafirler için hazırladığımız, cömertlikten ziyade israfa uzanan sofralara dünya kadar para döküyor; sadaka ve zekâtı mecburiyet ölçüsünde veriyor ve masumiyetimizden, infakla kâmilleşecek insanlığımızdan çok şeyler kaybediyoruz. Her yıl bereketiyle gelen ve bir daha yaşayabileceğimizi garanti edemediğimiz mağfiret ayı Ramazanlar bile yaraladığımız yerlerimize üflemekle kalıyor yalnızca. Onarmıyor bizi. İzin vermiyoruz. —Namazlarımız bizi günah işlemekten alıkoymuyor. Bir vicdan rahatlatma operasyonu onlar… Birçok hata işlediğimiz günlerin toplam bir saatinde, nefsimizi temize çıkarma operasyonu… Alışveriş, muhabbet, tv uğruna bir vaktini kaçırdığımızda; büyük mağazaların indirim günlerini kaçırdığımızda üzüldüğümüz kadar üzülmediğimiz… “EY İNSAN! NE MAĞRUR ETTİ SENİ O KERİM RABBİNE?”diye tercüme ediyor Hamdi Yazır infitar/6 ayeti. Ah nefsim! Ne mağrur etti seni o kerim Rabbime? Ve ey kalbim! Sana yakın olanı bırakıp da Kerim Rabbime? Ve ey kalbim! Sana yakın olanı bırakıp da nasıl kandın nefsi emmârene? Belki hiç kimse kandıramazdı bizi… Biz, haset edenin, cahilin, kibirlinin, dünyaya ehemmiyet verenlerin, dünya nimetlerinden fazlasıyla nasiplendiklerini gördükçe kendimizi kandırdık. Ters giden bir şeyler var sandık. Gördük ki, kibirli dünya hayatında yükselmeye devam ediyor; hasetçi, haset ettiği her şeyi elde ediyor; para, mal, mülk, şöhret dünyaya ehemmiyet verenlerin oluyor. Biz de dünya için önemli olmak istedik.
Kazıklara bağlı çadırlar kurmanın, önemli koltukların, malın, oğulların, üzerimizde gezinen hayran bakışların; bizi hiç olmadığımız kadar değerli ve önemli olduğumuza inandıran dalkavukların ve şöhretin, ölümle karşılaşınca tuzla buz olduğunu öğrenmedik mi hala? “Neden yapamadıklarınızı söyler durursunuz?” (Saff /3 )ayetini görmezden gelerek; “ne kadar bilgili” desinler diye bilir, bilmez her konuda nefsimizi tenzih ederek konuşmak; sadece güzel konuşmak arzusuyla ağzını şişire şişire kendi yapmadıklarını başkalarına nasihat etmenin hadis-i şeriflerde defalarca kınandığını görmezden gelmek, kabir sorgusunda işimizi daha da zorlaştıracak besbelli… O ardına sığındığımız, kendimizi temize çıkardığımız cümleler yüzünden dilimiz tutulacak. Amelsiz imanın boş bir bilgi yükünden öte bir anlam taşımadığını, bizim için artık çok geç olduğunda öğreneceğiz böyle giderse… Evet! Bir muhasebe yapmak zorundayız hemen şu an! Bugünün bir sonraki anında artık yaşamıyor olacağız belki. Ölümü bir olasılıktan ibaret sanan insan! Yaşamak da bir olasılık değil midir ölüm karşısında? “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” diyor ya Kur’an… Ashab-ı Kiram, Kur’anı bilmeden önce işledikleri günahlar için bile gecelerce gözyaşı döküp sabahladılar. Cenneti ümit ediyorlardı elbette ama cehennemden azat olmuş gibi şımarmıyorlardı. Bize ne oluyor ki bile bile günaha giriyor, işlemediğimiz günahlara da seyirci kalıyorken, cennetin tapusuna sahipmişiz gibi böbürlenerek geziniyoruz yeryüzünde? Yanlış algıladığımız bir diğer kavram da pişmanlık. Bunu yazan ben kadar, okuyan sizlerin de şu an derin bir pişmanlık yaşadığınız muhakkak. Ama pişmanlık, oturup ağlamak, ya da Rabbin mağfiretinden hepten ümit kesmek değildir! Nasıl ki elimiz kirlendiğinde oturup ağlamıyoruz; yıkayıp temizliyoruz. Öyle de pişmanlığı gidermek, ümit etmeyi hak etmek için de bildiklerimizle amel etmek; bilmediklerimizi öğrenme çabasında olmak zorundayız. İşleyip de asla pişmanlık duymadığımız ya da derhal sadaka gibi güzel bir amelle gidermeye çalışmadığımız bir tek günah, hayatımızdan yüzlerce iyiliği, güzelliği alıp götürür. Hayat imtihanında bir yanlış birçok doğruyu, bir doğru da birçok yanlışı götürür. Yine de Rabbimiz bizim algıladığımızdan çok daha merhametli. Tövbe edenlere kapısı her zaman açık… Allah, Kuran’ı, sünneti ve yeryüzü ayetlerini (delillerini)doğru anlamayı, doğru yaşamayı, sıratı müstakim üzere olmayı nasip etsin. Emanetini iade etmek zamanına kadar bizi emanetinde emin kılsın. Âmin. |
| Tuba Ebrar |
| Bu yazı 51 kez okundu. |
Müslüman kelimesinin işaret ettiği ‘’teslim olmak’’fiilinin içini doldurmak için günün her saati; hatta her anı, yaptıklarımızın ve yapacaklarımızın muhasebesini yapmak zorundayız. Çünkü televizyon gibi, sosyallik kılıfı altında masumlaştırmaya çalıştığımız amaçsız ve verimsiz ev gezmeleri gibi, dedikodu gibi birçok şey hayatımızı sekteye uğratıyor. Bunlardan başımızı alıp da şöyle bir-iki dakika kendimizi dinleyince farkına varıyoruz yaşadığımızın. Ve sorumluluklarımızın… Tabiri caizse reklâm aralarında yaşıyoruz…
Oysa Allah, onları diledikleri kadar yükselttikten sonra nasıl yere çakıldıklarını; yüksekten düşmenin nasıl da ölümcül olduğunu defalarca görmedik mi?
Tefekkür Dergisi