Bu ümmetin çocuklarına ne oldu? Şaşkınlık ve keder arasında ağlamak istiyorum. Gözyaşlarım aksın aksın, sel olsun... Bu bile benim yüreğimdeki kahrı azaltamaz. İnsanlara bakıyorum. Cehalet ve zulüm o kadar insanları kuşatmış ki, bunu anlatmaya ifadeler bile yetmez.

İnsan, kendi yaratıcısına bu kadar hain, nankör, asi olabilir mi? İnsan kendisini var edene, her daim muhtaç olduğu Rabbine nasıl olabilir de bu kadar kafa tutabilir? İsyanındaki bu kararlığı neye dayanarak gösterebiliyor? Allah’tan başka bir ilah mı var? Bizi bizden daha çok sevecek, koruyacak, yardım edecek, himaye edecek başka bir ilah mı var? Allah’tan başka bir ilah olmadığını hepimiz biliyoruz. O halde Allah’ın dilediğinden başka savunulan bu hayatın anlamı ne? Üstelik bu çarpık, zalim ve cahil hayat savunuluyor. Öyle ki böyle bir ortamın içinde İslam garip kaldı. İslam yabancılaştı. Sanki bizim atalarımız bu hayatı yaşamamış, sanki ailelerimiz Müslüman değilmiş gibi… Sanki bize yeni bir din ihraç edilmiş gibi İslam’a ve İslam’ın getirdiği hayat tarzına yabancı bakılıyor. Ve bu yabancı bakışlar gayet normal görülüyor. Örtülü kızlar, namaz, Kur’an tilaveti vs. İslam’ı hatırlatan her şey yabancı. Oralı bile olmuyorlar.
Bu ümmetin çocuklarına ne oldu? Bu kadar mı dejenere olduk da, farkında bile değiliz. Bu kadar mı kendimize eziyet ettik? Neden, kendimize eziyet ettiğimizin farkında değiliz. Bu kadar çok mu küfre asimile olduk? Bu inkârı içimize sindirdik mi? Bu kadar çok isyanı içselleştirdik mi? Kederimden ben ağlamayım da kimler ağlasın? Siz zannetmeyin ki, benimle beraber gökler ve yer ağlamıyor! Rahmete muhtaç olduğunun farkında olan her canlı, her nesne, her âlem ağlıyor. Bizim bu halimize, halimizin şaşkınlığına…
Gözlerin köreldiği, kulakların sağırlaştığı, kalplerin karardığı bir döneme kaldık. İnanan insanların oldukça az olduğu bir dönemdeyiz. İnanan kardeşlerim dirensinler. Bu ümmetin çocuklarını kurtarmak onların sorumluluğundadır. Bu yüzden kendilerini bırakmasınlar. Eğer kendilerini bırakırlarsa, kardeşlerini ve çocuklarını necasette boğulmaya terk etmiş olacaklar. Allah’ın rızasını gerçekten önemsiyorlarsa, kendilerini bırakmasınlar. Psikolojilerini ve duruşlarını bozmasınlar. İmanlarının kuvvetini göstersinler ve dirensinler. Onlar öyle bir Zata dayanmışlar ki, O’nun için eksiklik söz konusu değil. O halde inananlar direnişleri için Allah’a dayanırlarsa, O’ndan kendilerine her çeşit kuvvet, sevgi, güven, yardımcı, emniyet vs. gelecektir, üstelik kesintisiz. Bu nedenle inananlar az olduklarına bakmaksızın, dışlanmalarına ve kınanmalarına aldırmaksızın, karşıt güçlerin tuzaklarına ve hilelerine aldanmaksızın bu ümmetin çocuklarına yardım elini uzatsınlar.
Kendi kabuklarına çekilmesinler. Kendi kendilerine yetmesinler. Eğer Allah’ın hakkının toplumdan geçtiğini unuturlarsa, yüce Allah’ın, yaşla beraber kuruyu da gözden çıkaracağı hükmünü hatırlasınlar.
Her şeyden önemlisi doğru inandığımıza ve yaşadığımıza inanıyorsak, imanımızın arkasında durmalıyız. İmanımızın mücadelesini yapmalıyız. Eğer insan, imanını savunmak ve haykırmak gereği duymuyorsa zaten o insanın inandığını da varsayamayız. Bu yüzden inanan insanlar kendilerini İslam üzerinde yaşayan güzel bir model olmanın yanı sıra, diğer insanlara da bu duruşun çok önemli olduğuna ikna etmeliler. İkna edilmeden bu ümmetin çocukları nasıl kurtarılabilir?
Düşünün ki bir genç uçurumun kenarına gelmiş. Ve uçurumdan az kalsın aşağılara düşecek. İster bilerek o uçurumun kenarına gitsin, ister bilmeyerek. Sonuçta o tehlikeli yerde duruyor. O’na el uzatmak gerekiyor. Ama el uzatmak yetmiyor. El uzatmanın yanında elini tutabilmesi için onu ikna etmeniz gerekiyor. Sizin elinizi tutmaya karar verirse, her şey değişebilir. Uçurumdan düşmekten, küfür içinde boğulmaktan, cehennem odunu olmaktan kurtulabilir. Bu yüzden inanan kardeşlerim, el uzatın! El uzatırken de ikna edin. İkna ederken de biraz sabredin. Evet, biliyorum. Siz bu kadar garipsenirken, kınanırken yargılanırken, her türlü baskı ve zulüm altında iken kendinle beraber bir de başkalarını hem de karşı saftan birilerini kurtarmak çok zor. Ama unutma, o insanlar bu ümmetin çocukları, senin kardeşlerin… İnsan yaramaz ve haylaz kardeşini veya çocuğunu gözden çıkaramaz değil mi? Hiçbir anne-baba, hiçbir abla-ağabey elinin altında olanlara zarar gelmesini istemez. Ne kadar sorunlu olsa bile… Kendinizi bu ümmetin annesi olarak mı, babası olarak mı, doktoru olarak mı, mimarı olarak mı, öğretmeni olarak mı? Ne olarak görmek istiyorsan gör, sonuçta bu elin uzatılması gerektiğini düşüneceksin.
Çünkü onlar bu ümmetin çocukları, senin kardeşlerin, yaratılışta eşin.
O halde sevgili inanan kardeşim, sen bu ümmetin çocuklarına rahmet et, ilgilen, doğru yolu göster ki, Allahu Tealâ’da sana rahmet etsin, seninle ilgilensin, senin yolunun önünü açsın. Ne olur, bu ümmetin çocuklarının boğulmasına izin verme, göz yumma! Eğer sen buna sebep olursan, kim bilir belki Allahu Tealâ da senin boğulmana izin verebilir, göz yumabilir. Bu kadar büyük bir faturanın altına da girme!
Bu açıdan da düşünecek olursan, bu çocukların boğulmasına izin vermemelisin. Unutmamak gerekir, gerçekte insanlara iyilik yapmak, kendimize iyilik yapmaktır. Bu ümmeti kurtarmak, bir anlamda kendimizi de kurtarmaktır.
Bu ümmetin içinde biz de varız. Biz başka bir âlemde değiliz ki, kendimizden ayrı değerlendirelim. Gemi batarsa, hep birlikte batacağız. Bu nedenle ümmeti kurtarmak, batmayı fark eden herkese bir vazifedir. Üstelik bu gemide olanlar senin ailen. Bu nedenle bu ümmetin çocuklarını kurtarmalısın.
Vesselam.