Navigation


Tarih: 07 Ekim 2008 Salı



DOĞUM GÜNÜ KÂBUSU
DOĞUM GÜNÜ KÂBUSU
 
Hay Allah! Nereden söyleyiverdim? Durduk yerde başıma iş açtım ki ne iş! Tutamayacağın sözü verme demişler ama nerde… Bir kere gaflette bulundum artık…
Neyse efenim, mesele şurdan başlıyor. Anlamanız açısından anlatmaya çalışacağım… Her şey anaokuluna giden çocuğumun (baba okulu olmadığına göre!)okulda bir arkadaşının doğum gününü kutlamak için hediye almak istemesiyle başladı. Pek dramatik bir öykü değil mi diyorsunuz? Siz öyle sanın!
Anlayışlı hoşgörülü ve son moda eğitim metotlarından haberli, eğitimli bir anne olaraktan, çocuğumun arkadaşları içinde mahcup olmaması için canla başla hediye aramaya başladık. Mahalledeki bütün dükkânları hediye bulacağız bahanesiyle baştan sona ziyaret ettik. Hediye bahane, dükkân, dükkân dolaşmak şahane! Çok vaktim varmış gibi.
Altı yaşındaki çocuğa ne hediye alınabilir? En çok neyi isterler filan. Pek kafamı yordu canım. Altı yaşında ne istediğimi hatırlamıyorum ki, bu yaştaki çocuğun ne istediğini şappadak bileyim! Neyse ki yanımda oğlum var da, arada bir “oğlum ne alalım arkadaşına?”diye soruyorum.  Malum çocukları dinlemek, söylediklerine önem vermek gerekiyor. Ama her defasında “bilmem” diyor oğlum, büyük bir mütevazilikle…
“Salsa buluşma noktasına” vasıl olduk nihayetinde. Hah dedim. Ne ararsak buluruz burada. Kıvır, zıvır bir sürü (işe yarar mı yaramaz mı bilinmez) kalabalıkla doldurulmuş dükkâna daldık. İlgimi çeken bir şey yoktu. (kendine almıyorsun ki birader!). Etrafa göz gezdiriyorum ama yorgunlukla bana geri dönüyorlar! Nereye bakacağımı şaşırıyorum. Şurada hediyelik eşyalar, biblolar, çerçeveler, parfümler, burada mutfak eşyalarıyla dolu raflar. Tencere, tavalar en son moda olanlardan, eternity…(züccaciye dükkânı mı hediyelik eşya dükkânı mı belli değil!) Aradan kaytarıp mutfak eşyalarını da müşterilere kakalıyorsunuz ha! Sizi uyanıklar! Maşallah yok, yok burada. Şimdi bunca eşya içinde ben ne alacağımı şaşırırım yahu! Fesuphanallah! Başımı kaşıyacak zamanım yokken, şimdi samanlıkta iğne arar gibi hediye mi arayacağım? Bir an önce eve gidip ortalığı derleyip toplamam, toz alıp parlatmam lazım. Haftalık misafirlerim geliyorlar bugün. Çocukların beslenme menülerini hazırlayıp, bilumum ihtiyaçların çantalarına koyup, okula postalamam( yok yani okula yollamam) gerekiyor ayrıca.
Şu hediye alma faslını çabuklaştırmalıyım. Acilen hediyeyi bulmam gerek! Hah! Buldum! Şu bardaklar çok güzel! Üstelik müzikli! Çocuklar buna bayılır.(herhalde yani) Çocuğumun da onayını aldıktan sonra ( ne de olsa onun hediyesi oluyor) kasiyer bayana parasını vermeye sıra geldi. O da ne? Çok müşterisi var ki sıraya giriliyor. (canım şuraya ikinci bir kasiyer daha konulabilirdi. İyi hizmet vermek babından yani… )  Bu konuda iddialı değiller demek ki. Evde bunca iş beni beklerken, önümdeki bayanın kasiyerle tartışmasını beklemeliyim ben de. (şimdi sırası mıydı? Hani uzun sürecekse bana sıranızı verseniz. Fazla vaktim yok, maraton yarışındayım haberiniz olsun. )
Ne derdi vardıysa müşterinin (müşteri her zaman haklı mıdır?) bir türlü halledemedi. Neredeyse bardağı bırakıp kaçıverecektim. Ama “zaten almaya gönlü yok, mahsus alır gibi yapıp, belki de yürütecek!”diye göz hapsinde tutan satış elemanlarını görünce vazgeçtim. Böyle bir şeye hayatta tenezzül etmem! İnancıma olan bağlılığım böyle kötü bir davranışa manidir. Ama bunu adamlar ne bilsin? Ee tabi adamlar da haklı. Böyle birkaç olay da yaşamışlarsa kimseye güvenemezler haliyle…
Hakkımdaki zanlarını öğrenme imkânım yoktu ne yazık ki. Parayı ödeyip ( aman Allah’ım! Hani burası ucuz yerdi?   Hani her şey bir liraydı. Demek talebi çok bulunca fiyatları da uçurdunuz ha! Uyanık Avniler sizi!  ) hemen çıkmam gerekiyordu. Dua edin ki vaktimin kıtlığına denk geldiniz. Benden önceki müşterinizden daha iyi bir pazarlık yapardım ya neyse…
Çocukları sürükleye, sürükleye sokakları nasıl geçtiğimi, eve nasıl geldiğimi bir ben bilirim, bir de Allah! Bir koşuşturma, bir telaş düşman başına!
Çocukların beslenme çantalarını hazırladım. Öğle yemeği niyetine akşamdan kalan yeşil fasulyeyi ısıtıp önlerine koydum. Ama başlarında durmadıkça yemeye niyetleri yoktu kerataların! Bir ona bir diğerine kaşık sallarken aklımdan da kırk tilki dolaşıyordu.(kuyrukları birbirine dolandı mı bilmiyorum. Ne siz sorun ne ben söyleyim)
Bu tempoya kalp dayanır mı? Malum günümüz ölümlerinde kalp krizi ön sıralarda.    (a canım, ölümün soğuk yüzüyle pat diye karşılaştırmanın sırası mıydı şimdi?) 
Günü nasıl bitirdim hayret bişey! Misafirler de gitti. Şöyle yayılıp biraz dinlenmeye ne demeli? Bir yarım saat fazla değil… zıır. Kapı zili. Hayda hiç rahat yok mu ya? Şimdi de komşuların rica minnet istekleri. On dakikaya da razıyım. Azıcık nefesleneyim bari… Beş dakika…
Aa… Yok, öyle kaytarmak… Komşu komşunun külüne muhtaç… Hem sevap da kazanırsın fena mı? (  ya benimle ilgilenip sevap kazanacak biri çıkacak mı? Çok beklersin ) Neyse büyüklük bende kalsın. Bir bakayım kapıya…
Efenim, gün bitip akşamsefası (yok yani telaşı) başladığında ben de enerjimin son demlerini yaşıyorum. Kimseye cevap verecek mecalim kalmamış. Oturabilsem yorgunluktan sızıvereceğim. Okuldan dönen veletler sanki hiç koşup oynayıp enerjilerini harcamamışlar gibi, kuru gürültülerinin eşliğinde akşam faslını da zor bela geçiyoruz. Anaokuluna giden çocuğum “anne ben de doğum günümü okulda kutlamak istiyorum!”diye vızıldamaya başlamaz mı? Hayda! Bu yorgunlukla doğum günü muhabbetini çekemem. Gayr-i ihtiyari konuşuverdim. “olur, oğlum olur. Hele bir zamanı gelsin de…” hay demez olaydım. Bu kez diğerleri aldı sazı eline. “biz de isteriz. Niye yalnız onunkini kutluyoruz? Bana ne, bana ne…”
İnsanın hiç kabullenmediği, inanmadığı bir şeyi yapması kadar zor bir şey daha olduğunu zannetmiyorum! Doğum günü kutlamak da nereden çıktı? Okulda gördünüz diye evde de yapacağınızı nerden çıkardınız? Eski köye yeni adet mi?( yeni köye yeni adet de olabilir icabında) daha neler…
Oldukça sakin konuşmaya gayret ediyorum. Kamera önünde konuşuyormuş gibiydim. İnşallah çocuklarımı ikna edebilirdim!
“Bakın, doğum günü kutlamadığımızı biliyorsunuz. Şimdiye kadar hiç birinizin doğum gününü kutlamadık. Hayatımızda bir eksiklik olmadı değil mi?” sormaz olaydım! Durup, durup soru sormak da nereden çıktı yav? “ama anne!” itirazları yükseldi. Buna prim vermeyecektim ama çook yorgundum… Tartışmaya mecalim yoktu. Hem neden hep ben konuşuyorum? Biraz da babaları olaraktan, evimizin reisi de konuşmalı değil miydi? Topu ona attım. O da taca atmaz mı? Gamsız ve müşfik bir umursamazlıkla “yaa… İşte bir pasta yapıverirsin. Komşu çocuklarından arkadaşlarını da çağırsınlar. Olsun bitsin. Ama bir daha böyle bir şey istemek yok tamam mı?” çocuklar bir sevinç çığlığı kopardılar ki, kulaklarımın zarı patlayacaktı neredeyse!
              Devamı gelecek sayıda…
 
Şeyda Hekimoğlu
Bu yazı 110 kez okundu.


Yorum Yaz

İsim :

Yorum: