Navigation


Tarih: 06 Ekim 2008 Pazartesi



DÜNDEN YARINLARA URFA
DÜNDEN YARINLARA URFA
 

Şanlıurfa için M.Ö 4000 yılından bahsedilir. Bilemiyoruz belki bu tarih, çok daha eskilere dayanabilir.
Ama biz biliyoruz ki, Urfa’nın en belirgin özelliği, “peygamberler diyarı” olmasıdır. Urfa Hz. İbrahim’in kucağında, yetişmiş bir şehirdir. Bu yüzden Urfa’ya girdiğimiz zaman Hz. İbrahim’in o halim kokusunu hissedersiniz. Urfa’nın havası çok sıcak olmasına rağmen, o sıcaklık sizi bunaltmaz. Çünkü o sıcaklığın içinde peygamberlerin şefkat nefesi vardır. Evet, burada Nemrutlar da yetişmiştir. Ama imanın gücü, batılın ateşini söndürmüştür. Urfa, çok eski adı ile Mezopotamya beldesinin gözde yerleşim yerlerindendir. En eski kavimlerden olan Babiller, burada yaşamıştır. Hz. İbrahim Urfa’nın ataları olan Babil toplumunun arasından Allah tarafından seçilmiş ve görevlendirilmiş birisidir. Hz. İbrahim(as)  İlahi irade üzere Babil toplumunu müşriklerden tevhide davet eder. Tüm mücadelesi insanları hanif olmaya, Tevhid üzere yaşam tarzını benimsetmeye yöneliktir. Bundan dolayı, çok büyük bedelleri göze alarak mücadele eder. Hepimiz biliyoruz ki Hz. İbrahim(as)’a on sayfalık suhuf da verilmiştir. Burada hatırlatmakta fayda var. İslam delilsiz ve rehbersiz değildir. Canlı rehber peygamber ve cansız rehber kitap, her zaman Rabbimiz tarafından bizlere sunulmuştur. Yani dinimiz kitap ve kalem üzere bir dindir. Ve tüm peygamberler de Rabbimiz tarafından seçilmiştir. O halde Babil medeniyetini İslam’a çağıran Allahu Teala’dır. Ve Hz. İbrahim ile iman ve küfür mücadelesi başlamıştır, Babil’de.
 Hz. İbrahim(as)’den sonra, Hz. Şuayb(as)  de burada Hz. İbrahim’in yolunu takip ettiğini ve mücadeleye devam ettiğini biliyoruz. O dönemden kalan kalıntıları görmek istiyorsanız Özkent köyüne gidiniz. Orada Hz. Şuayb(as)’ın kabrini göreceksiniz.
Daha sonraki yıllarda, tarih bize M.Ö 2100 yılını göstererek, Hz. Eyüp nebinin de bu topluma gönderildiğini anlatıyor. Hz. Eyüp(as) da kendinden önce gelen peygamberlerin bıraktığı yerden, iman mücadelesine devam ediyor.
 Belki başka peygamberler de gelmiş olabilir. Ama biz bilemiyoruz. Her neyse! Ders çıkarmak isteyen biri için, elimizde olan bilgiler az değildir. Sonuçta tüm peygamberlerin topluma olan davetleri aynı… İnsanların kendi ellerinin ve iradelerinin ürettiği dinleri(yaşam tarzlarını) bertaraf edip yaratıcımızın razı olduğu tek hak dini(hak yaşam tarzını) insanlığa iletmekti. Zaman zaman toplumumuz bu ilahi iletileri dinledi. Zaman zaman da unuttu. Arka plana attı. Her dönemde Hz. İbrahim(as)’ın yaktığı bu meşaleyi taşıyan İbrahimler, Şuaybler, Eyüpler çıktı. Ama Nemrutlar da çıktı.
Bazen Urfa’nın geçmişini İbrahim’in kucağında gördük, bazen de nemrutların kucağında… Hz. Muhammed(as) geldiği dönemde Urfa’mız yine Nemrutların kucağında idi. Fakat halkımız, Hz. Muhammed (as) ‘in davetine icabet ederek kucak değiştirdi. Yine ilahi beşiğine geçti. Böylece Hz. Muhammed (as) ile Hz. İbrahim (as)’i, Hz. Şuayb (as)’ı, Hz. Eyüp (as)’ü ve diğer tüm iman yolcularını yeniden gündemine aldı. Ne mutlu halkımıza ki böyle lütuflara mazhar olmuştur. Bu lütufların kıymetini bilenler ebedi olarak onların dostlarıdır. Bu lütuflardan yüz çevirenler ise, her zaman nemrut dostu olarak, onlarla beraber olacaklardır. 




   İleri ki dönemlerde bir adım atılmıştır beldemizde… Dünyanın ilk üniversitesi kurulmuş. Harran üniversitesi. Ne zaman kurulduğunu tam olarak açıklayamıyoruz. Ama burada Emeviler döneminde çok ciddi çalışmalar olduğunu biliyoruz. Hakikat ve ilmin beşiği olarak düşünürseniz, Urfa bununla zaten tanışmıştı.
 İman taraftarları bu soruların cevaplarını bilirler. İlim nedir, ilk ilim nereden gelmiştir, ilim bizleri nereye götürür?
 “İlim” kelimesine baktığımız zaman, ilim kelimesi “âlem”  kelimesinden türemiştir. Yani ilim âlemleri anlatır. Âlemde ne varsa hepsini kapsar. Ne, nasıl, ne zaman gibi soruların cevabını arar âlemde… Âlem de alametleri inceler. Ve anlaşılır ki âlemdeki her alamet bizleri yaratıcımıza götürür. İlim alamet anlamına da gelir. Yani her ilim, bir alamettir, bir izdir bizi Allah’a götüren. Bizi Allah’a götürmeyen ilim, gerçekte bir ilim değildir. Çünkü onlar bir alamete işaret etmez. Yalnızca varsayımdır, zandır, insanların kendince kabul ettikleridir. Zaten bu nedenle peygamberler geliyor. İnsanları zandan, varsayımlardan, batıldan, yalanlardan gerçeğe, delile, doğruya ve gerçek ilime çağırmak için geliyor. Peygamberler sadece birkaç figür ile kulluğa davet etmiyor. Bizleri tüm ilimlerin toplamı olan dine çağırıyor. Fenni ilim diye isimlendirilen matematik, astronomi, tıp, coğrafya, fizik, kimya gibi alanlar dinin birer parçasıdır. Allah, tüm alanların Rabbidir. Allah her şeyin Rabbi iken bizler bu alanları dinden ayrıymış gibi düşünemeyiz. Peygamberleri de bu alanların dışında duran önderler olarak kabul edemeyiz. Allah, nasıl ki her alanın Rabbi ise, O’nun elçileri de hem insanları, hem de diğer âlemleri  (bitkiler, hayvanlar, yıldızlar, cinler, dağlar vs. ) de kapsayarak elçilik rollerini yerine getirmişlerdir. Yani peygamberler her alanın da elçileridir.
Bu halde insanlara ilim diye dayattırılan, zanna dayalı alanların da var olduğunu unutmamalıyız. Ve buralarda hak ve batılın birbirine karıştırıldığını görmekteyiz. Örneğin, 1. Yezid döneminde ilk olarak yunan felsefesinin toplumda benimsetme çalışmaları gibi…
Ya da bugün kitaplarımızın tümünde haklı bilgiler olduğunu kabul edemeyiz. Yaratıcısını inkâr cüretini gösteren insanların, delil olmaksızın, zanna dayanarak oluşturdukları tasavvurlar ilim olarak kabul görmektedir. Bunlar ilim diye gerçek ilimlerin arasına sıkıştırılmış, gerçek ilim, hakikatler ise kapı önüne konulmuştur. Oysaki biz inananlar ilim serüvenini biliyoruz. İlk ilimin Hz. Âdem (as)’e bizzat Rabbimizin eğitimi ile olduğunu biliyoruz.  Bakara süresi 31.ve 33. ayetler bunun delilidir.
Hz. Âdem (as) ilk insan ve ilk peygamber olarak ilim ile dünya hayatını başlatmıştır. Üstelik kendisine on sayfalık kitapta verilmiştir. Hakeza arkasından gelen tüm peygamberler de böyle bir eğitimden geçiyor.
Demek ki peygamberlerin etrafında toplananlar, bu ilahi eğitimden faydalanıyorlar. Toplanmayanlar ise, beşeri kapasitenin kapsayabileceği kadar zan ve delil ile oyalanıp duruyorlar. Hz. Muhammed (as) döneminde de Suffe ashabı denilen kişiler Mescidi Nebevi’nin bir bölümünde ilim yolunda özenle yetiştiriliyor. Bizzat Resulullah onlarla ilgilenerek plan ve program dâhilinde eğitime tabi tutuyor. Daha sonra ki dönemlerde de ilim çalışmaları devam ediyor. Hz. Muhammed (as)’in “ben ilim şehriyim. Ali de onun kapısıdır.” Sözünü hatırlayalım. Hz. Ali, Hz. Hüseyin, İmam Muhammed Bakır… İmam Muhammed, “Bakır” lakabını ilmin zirvesinde olmasından dolayı alıyor. Yani ilimlerde o kadar ilerliyor ki ilimleri yaran lakabı veriliyor kendisine… Evet, ilimde uzanan isimler listesi devam ediyor… Yani geçmişimiz ilim medeniyeti…
İlk üniversite Harran’da kuruldu. Kapasitesi oldukça geniş bir eğitimin mimari olarak ilk üniversite kurulmuş beldemizde… Harran üniversitesi… Anlaşılan o ki bu üniversite de zaman zaman ilimlerin doğru sınırlarını karıştırmış. Çünkü Emeviler dönemi 2. Mervan her türlü tercümeleri yaparak, bünyesine almış. Öyle ki ilimi beş bölüme ayırmış. Din, astronomi, tıp, matematik, felsefe… Birinci bakış, din zaten her şeyin nüvesindedir. Ayrı bir dal değildir. Din ayrı, diğer alanları ayrı düşünmek yanlıştır. Din hayattan soyutlanamaz. İkincisi, din zaten kendi ilahi tasavvurlarını ortaya koyarak, diğer tüm beşeri tasavvurları geçersiz kılar. Zaten Tevhid ve şirkin mücadelesinde bu yatmaz mı? Ne yazık ki insan tasavvurlarını da bir ilim dalı kabul ederek felsefe adı altında ayrı bir alan oluşturmuştur. İşte Emevi mantığı da böyle çalışıyordu. Dedik ya; burası medeniyetler çatışmasının olduğu bir belde…
Biraz daha yakın bir zamanlara gelelim. Tarih 1919’lara… 7 Mart 1919’da İngilizler, arkasından 15 Eylül 1919’da Fransızlar tarafından beldemiz işgal ediliyor. Halkımız bunu hazmedemiyor. Ve tüm organları ile işgale karşı direniyor. Jandarma komutanı Ali Rıza Bey ve reis Hacı Mustafa önderliğinde bir karşı koyma başlatılıyor. Aşiret liderleri Cudi paşa, Mehmet Emin bey gibi kimseler de bu direnişlere katılarak bir halk mücadelesi ile destek veriyor. Tüm kesim din, namus, can, mal emniyetini korumak için yüreklerinden gelen iman ile cihad ediyor. Bu direniş onları kabul edememelerinden kaynaklanıyor. Böylece 11 Nisan 1920’de Urfa, işgal kuvvetlerinden arındırılmış oluyor.
Ve bugün 11 Nisanlar da o günün zaferi anılır. Niçin? Fransızları ve İngilizleri aramızdan kovduk diye… Evet, onların işgaline son verdik. Ama gelelim işin esasına ki, o gün onları gerçekten kovmuştuk. Bedenen ve ruhen… Ama bugün yine işgal altında olduğumuz aşikâr… Evet, cismen aramızda değiller. Ama fikren, zikren ve ruhen işgal altındayız. Onlara özeniyor, onları taklit ediyor, onlar gibi yaşamaktayız. Onların anlayışlarını benimsemiş, onlar gibi tasavvurlar da bulunuyor, onlar gibi dünyayı algılıyoruz. Evet, şimdi Fransızlar yok, ama bu seferde biz Fransızlaştık, İngilizleştik. Kendi kendimizi isteyerek, gönüllü olarak teslim ettik onlara… Adeta köleleştik. Alsana, üniversitelere alınmayan kızlarımıza, ne demeli… Fransa’ya verilen mücadelede ateşten korkmayan Hz. İbrahim’in ruhunu taşıyorduk. Ama bugün onun kucağında değiliz.
Bir taraftan “haydi kızlar okula” kampanyası yürütülürken, diğer taraftan kızlarımız inançları gereği örtülü oldukları için üniversite kapılarından içeriye alınmıyorlar. Her inançlı insanı, potansiyel suçlu olarak gösteriyorlar. Gerçek din yani gerçek ilim, sanki bir ateşmiş gibi herkes eteğinden silkelemeye çalışıyor. O gerçeği eteğinde tutmaya çalışanları da kınıyorlar, itiyorlar, dışlıyorlar, eziyorlar, insan haklarından mahrum bırakıyorlar…
Sizce özelde Urfa’mız, genelde tüm insanlık buna neden reva görülüyor?
Sizce hakikat ilimler bütünü olan İslam dini, size yalan söylemeyi, iftira etmeyi, hırsızlık yapmayı, içki içmeyi, kadınları heba etmeyi, çocuklara zulmetmeyi, yolsuzluk yapmayı, devlet malını çalmayı, toplu katliamları mı emrediyor?
Yoksa İslam dini sizi rahmete, adalete, şefkate, sevgiye, birliğe, ilme, gerçeğe mi çağırıyor?
İşte geldiğimiz nokta burası… Şu anda kurduğumuz medeniyetimizin kolonlarını artık siz düşünün. Böyle çarpık, karışık, alaca bir medeniyetten sonra yarınlar nasıl olur, bilemiyorum. Gelecek nesiller acaba biz atalarını sorgulayacaklar mı? Elbette bizleri sorgulayacaklar. Rahmet ile mi, lanet ile mi? doğrusu neye layık isek, o olacaktır. Dilerim, bizleri Nemrutların kucağında olan ataları olarak anmazlar. Bizleri hep “peygamberler şehri Urfa” olarak anarlar.
Ve bu şehre girdiklerinde, o sıcak havalarda peygamberler ile beraber o sıcak, halim, adil ve hakikat olan nefeslerimizi hissederler. Özelde Urfa, genelde ise tüm insanlık…
 

 
Zeynep Işık
Bu yazı 136 kez okundu.


Yorum Yaz

İsim :

Yorum:



Yorumlar
kevser Yazdı:
ilminize kaleminize bereket...rabbim sizleri başımızdan eksik etmesin .