| EVE DÖNENLERİN HİKÂYESİ |
Yeni bir eğitim-öğretim yılı daha başlamıştı. Elif öğretmen, karışık duygularla yine okul kapısının önündeydi. Meslek hayatının bitmesine ramak kala “neden hala geliyorum bu okul kapılarına” diye düşünmeye başladı. Belki de hiç görmemeliydi öğrencilerini. Yeniden ısınmamalıydı onların sıcak yüreklerine. Aradan bir ay geçmişti ve beklediği yazısı gelmişti. Mesleğine son verilmişti. “Bitti artık ‘’dedi, üzüntüyle karışık duygularıyla. Biten neydi, mesleği mi yoksa çektiği o psikolojik baskılar mı? Neydi? Sevinmeli miydi, üzülmeli miydi? Bilmiyordu, ama bitmişti her şey. Yoksa her şeye yeniden mi başlayacaktı. Eve doğru karmaşık duygularla ilerlemeye başladı. Günler su gibi akıp giderken, her geçen gün bir ömürdü. Hayatının en verimli yıllarını boş şeylerle, boş bir insan olarak geçirmemeliydi, diye düşündü Elif. Kısa bir süre sonra kitaplar onun arkadaşı, yol göstericisi oldu. Yeni arkadaş çevreleri, sohbet ortamları edindi. Zamanın nasıl hızlı geçtiğini bile anlayamıyordu. Hızlı ama eskisinden belki de daha verimliydi günler. Belki de daha önceki yaşadığı beş yıllık meslek hayatının psikolojik baskılarından sonra bir kurtuluştu bu günler. Daha önce yaşadığı başörtüsü mücadelesinin anlamını, okuduğu kitaplarla daha da iyi kavrayabiliyordu artık. Tefsir üzerinde yoğunlaştı ve bu süreç içerisinde birçok arkadaşlar da edindi. Elif’e göre bütün bunlar “Allah’tan bir lütuf ” idi. Yeniden bir uyanış, yeniden bir dirilişti bu yıllar onun için. Üniversite yılları gelmişti aklına. Taktığı başörtüsüyle birçok arkadaşından olmuş, ailesi bile onu yalnız bırakabilmişti. O yıllar onun için zordu, ama aynı zamanda inancının daha da arttığı, ayağını sağlam bastığı yıllardı. Yaşadığı her dönüm noktası onun için bir mücadeleydi. Sonu hep iyi olmuştu, inancından vazgeçmemişti, başındaki örtüsünden de… Kaybettiğini sandığı ailesini ve arkadaşlarını yeniden kazanabilmişti yıllar sonra, sabrı ve inancındaki kararlılığıyla. Yine öyle olmalıydı Elif. Yine inançlı, yine sabırlı ve kararlı… Sonu yine güzel olmalıydı. Psikolojik bunalımlar falan, bunlar bir Müslüman için söz konusu olmamalıydı. Böyle olmasında bir hayır olmalıydı. Bu şekilde düşünebilmeliydi. Yoksa Rabbim neden Müslümanların kötülüğünü istesin ki? Neden her şeyin yolunda gitmesini ister ki insan? Ayağına batan dikenin acısı ona sermayeydi artık. Yüreği daha da özgürdü. Sorunun bir parçası değil de çözümün kendisiydi aslında, O ve onun gibi eve dönen arkadaşları. Bir de eve dönemeyenler vardı ya! Duyguları yıpratılmış, ama yine de kendilerine göre ürettikleri çözümlerle bir şekilde çalışmaya devam edenler… Onlar hep bir tedirginlik içerisinde, vicdan ve imani duyguları arasında bocalayıp durdular. Oysa bir dönebilselerdi eve, kadının asıl yerinin evi olduğunu yaşayarak fark ederlerdi. Fark ederlerdi ki, İslam’ın, kadınların omuzladıkları sorumlulukla nasıl da ilerlediğini, nasıl da güzelleştiğini… Zaten Allah kadını yaratırken güzel yaratmamış mıydı? Kadının elini attığı her şey de güzeldi… İslam’ı yaşamak fedakârlıktı, zahmetti. Yoksa sadece evde bulaşık yıkamak, çamaşır asmak, boş gezmelere boşuna zaman harcamak değildi. Gittiği her yerde Allah adına konuşabilmek, İslam’ı anlatabilmek kadının da görevi idi. Müslüman erkekler, evi geçindirmekle sorumlu iken, böyle bir zamanda hele de hiç vakit bulamazken, İslam adına ne yapabilirlerdi ki? Kadın da eve dönmem, dönemem diye düşünürse İslam yetim kalmaz mı? Hep daha öncekilerin yaşadıkları İslam’ı okumakla mı yetinelim. Bizim de cahiliyeden sonra; mücadelesiyle, işkenceleriyle, hicretiyle, asr-ı saadetiyle yaşayabileceğimiz bir İslam olmasın mı? Ya çocuklarımız! Bakıcı ellerine bıraktığımız çocuklarımıza, zaman ayırmak için bir fırsattı eve dönüş. Bir de onların iyi birer Müslüman olarak yetişmelerinden bahsederiz. Bazılarımız eve dönme fedakârlığını gösteremezse nasıl bir nesil yetişir. Onlar bizim Müslüman şahsiyetimizin, işe giderken taktığımız başörtümüzden ibaret bölümünü mü hep görecekler? Elif ve onun gibiler, “bu kadar okudunuz, bu kadar zahmet çektiniz” diyenlere inat, boşa okumadıklarını gösterdiler. “Biz boşuna mı üniversiteyi okuduk” diye söylenmediler. Çünkü cahili düşünceyle ve yaşam tarzıyla ayrışmanın mekânı olmuştu üniversite tecrübesi onlar için. Ayrıca üniversite eğitiminin ideolojiden arındırılmış haliyle, hayatta kullanabilecekleri teknik ve eğitimle ilgili bilgileri de kâr kaldı onlara. Hiçbir şey boşuna değildi. Elif bu düşüncelerle başı dik bir şekilde hep Allah’a hamd etti. Rabbi ona daha güzel fırsatlar vermiş yolunu kolaylaştırmıştı. Tıpkı ayette söylenilenler gibi; “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardı.” “Kulun bittiği yerde Allah’ın yardımı yetişmişti” çarpan yüreklere. Kıpır kıpır yürekleri eve dönenleri bir araya getirmişti. Yılların birikimi, emeği, direnişi, sabrı, yüreği yetmeyenlere bir mesaj oldu. Elif ve diğer eve dönen arkadaşları ile beraber çıkardıkları dergi, dağılan yürekleri bir araya getirmişti. Elif ve arkadaşları, eve dönmenin aslında hiç de zor olmadığını gösterdiler. Onlar, yılların birikimi ile yazdıkları yazılar, dergi ve kitaplarla eve dönmenin gerekliliğini yaşadılar. Allah belki de eve dönmeleri gerektiğini hissettirdi onlara. Bu hikâye sadece Elif’in değil, eve dönen Zeynep’lerin, Şeyda’ların, Ayşe’lerin, Fatma’ların hikâyesi idi. Şunu hiç unutmadılar; yüzlerine kapanan her kapının, kesilen her yolun, kurulan her tuzağın ardında, kapılarını sonuna kadar hep açık tutan, hiç yüze kapatmayan bir kapı vardı: “RABB’İN RIZASINA ULAŞTIRAN İLAHİ HİKMET KAPISI” |
| Nurcan Haydaranlı |
| Bu yazı 170 kez okundu. |
| Yorumlar |
| metin kardeşiniz. Yazdı: bugün 8 mart. kadınlar günü...ama eve dönen kadınlar hiç gündeme getirilmiyor.kadınları bu zülme layık görenleri hepimizin Rabbi olan Allah'a havele ediyorum.Allah herşeyin daha iyisini bilir. eve dönenler kesinlikle üzülmesinler.eğer gerçekten Allah'a inanıyorlarsa üstün olanlar onlardır!!!! |
| Yorumlar |
| nuray bugday Yazdı: yazınızı okurken aklıma inşirah suresi geldi,her zorlukla beraber bir kolaylık vardır,yeterki bizler o zorlukların karşısına güçlü bir imanla çıkalım,yoksa zayıf bir imana sahip olan başına konan sinek kadar bir belayı kaf dagı kadar büyük görür. |
Tefekkür Dergisi