| HÜZÜN, KAN, GÖZYAŞI VE TAİF |
“Ya Rabbi! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü yalnız sana haykırıyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen ezilenlerin, hor görülenlerin Rabbisin. Ya Rabbi! Sen beni kimlerin eline bırakıyorsun? Beni setlik ve zorbalık içinde karşılayan bir yabancıya mı? Yoksa davamda bana etki yapacak bir düşmana mı? Yeter ki bunlar bana gazabın nedeniyle olmasın. Eğer bunlar gazabın nedeniyle değilse, çektiklerimin hiçbirine aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyetler, şayet senin bana karşı bir gazap ve öfkenden gelmiyorsa, ben bunların hiç birine aldırış etmem; hepsine gönülden tahammül ederim. İnanıyorum ki, senin afiyetin bana karşı geniştir. Ya Rabb! Bana yönelik gazabından yahut bana musallat olacak öfkenden kaçıp, her işi bir düzene koyan ve karanlıkları aydınlığa boğan ilâhi nuruna sığınıyorum. Hoşnut kalacağın kadar Sana memnuniyetimi sunuyorum. Sen her türlü tövbe ve istiğfara layık olansın. Kuvvet ve kudret ancak senindir.(Hz. Muhammed(s))Resulullah’ın (as) yaptığı bu duayı ne zaman okusam hüzünlenirim. Davetin önünün tıkandığı bir zamanda ümidi Taif’deki insanlarda aramak istemiştir. Ümit dolu bir yürekle gerçekleştirmişti Taif yolculuğunu. Yanına evlatlığı olan Zeyd bin Haris’i de almıştı. Kim bilir, belki de yaşayacaklarına bir şahit olsun istemişti. Resulullah artık şunu anlamıştı: Mekke’de yapacak bir şey kalmamış, Mekke’deki İslam daveti kilitlenme sürecine girmişti. Üstelik zorbalık da dayanılmaz bir aşamaya ulaşmıştı. İslam daveti için Taif’in uygun bir üs olmayacağı düşünüldü. Taif’i, Mekke dışında herhangi bir yerleşim merkezinde olmak için değil, bir planın gereği olarak mı seçti; bilmiyoruz ama belki de seçtirildi. Taif, eğer İslam davetinin merkezi haline getirilebilirse, İslam daveti önemli bir imkâna, büyük bir açılıma sahip olabilirdi. Üstelik Taif’e egemen olmak Mekke’yi kuşatmak demekti. Zira Mekke eşrafından hemen herkesin Taif’te büyük mülkleri, yazlık evleri vardı. Taif’in İslam egemenliğine girmesi durumunda Mekke eşrafı önemli bir darbe alır, ekonomik güçleri önemli oranda zayıflardı. Mekke müşriklerinin Habeşistan’a hicretleriyle birlikte Habeşistan pazarını kaybederek zarara uğramalarının bir sonraki önemli aşaması Taif ile gerçekleştirebilirdi. Ayrıca, Taif’te iki büyük kabile vardı. Bunlar Malik ve Ahlâf kabileleriydi. Taif’li kabilelerle, Kureyş arasında gizli sayılmayacak bir rekabet vardı. Bir ara Mekke’ye alternatif bir tapınak inşa etmiş ve Hicaz bölgesinin merkezi olmak istemişlerdi. Hatta Ebrehe’nin ordusuna rehberlik yaparak hem Ebrehe’nin gazabından kurtulmaya çalışmışlar, hem de Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkması durumunda kendi tapınaklarının önem kazanacaklarını düşünmüşlerdi. Ancak beklentileri gerçekleşmemişti. Kureyş’teki Hevazin kabilesinden çekiniyorlardı. Zira bu iki kabileye göre güçsüzlerdi. Bu nedenle Malik kabilesi Hevazin kabilesi ile Ahlâf kabilesi de Kureyş ile ittifak anlaşması yapmışlar ve böylelikle kendilerini korumaya çalışmışlar. Ama hiçbir zaman bu anlaşma onların gerçek dost olmalarını sağlayamamıştı. İşte Resullah bundan güç alarak Taif’e gitmişti: Ahlâf kabilesinin desteğini alırsa işi kolaylaşacaktı. Ahlâf kabilesinin eşrafı durumundaki Abduleyl, Mesud ve Musab b.Amr kardeşlerin kapısını çaldığı zaman kabul gördü. Bu üç kardeş hem Kureyş’tendi hem de amcası Abbas’ın yakın dostlarıydı. Amcasının dostluğundan dolayı kendisini kabul görecekleri ümidindeydi. Ancak beklenilen olmadı. Taif yürüyüşle Mekke’ye iki günlük mesafede bir yerdir. Mekke’den gizlice çıkan Resulullah dikkat çekmemek için Taif’e yürüyerek gitmişti. Zeyd ile birlikte bir ay kaldı. Ahlâf kabilesinin ileri gelenleriyle defalarca görüştü. Davetini kabul etmelerini ve davetine devam edebilmesi için kendisini korumasını söyledi. Ama Ahlâf kabilesi korkaktı. Resullah’ın isteğini kabul edecek olurlarsa Kureyş ile araları açılacaktı ve Kureyş’in gazabına uğramaktan çekiniyorlardı. Hâlbuki kabul etmeleri durumunda kazanacak olanların kendileri olacağını düşünememişlerdi. Daveti reddettiler. Başlarına iş almak istemiyorlardı. Kabul etmemeleri durumunda da Resulullah onlardan yaptığı teklifi gizli tutmalarını istemişti. Fakat onlar bu durumdan faydalanmak istediler. Nasıl mı? Toplumu tarafından dışlanmış bir kişiyi kendileri de dışlayıp Kureyş’e yaranma politikası izlediler. Resulullah’la alay edip onu incittiler. Ona sadece sözlü değil fiili eziyet ettiler. Taif’ten kovdular, taşladılar, deli dediler. Mübarek ayakları kanlar içinde kaldı. Zeyd bin Harise taşların önüne siper olmaya çalıştı. Ama nafile öyle üzgün, öyle bitkin, bütün umutları yıkılmış bir şekilde koştular. Aç ve susuz nefes nefese kalmış, vücudu tamamen yaralanmıştı. İşte böyle acı bir olay karşında bile o yapacağını yaptı. Kendisine o kadar eziyet den insanlara beddua değil dua etti. Onun tek korkusu Rabbinin kendisinden hoşnut olmamasıydı. Yoksa insanların yaptıklarına takılıp kalacak, onun için içerlenecek değildi. Allah’a öyle bir yakardı ki, Resulullah’ın yaptığı bu duaya adeta yer gök ağlıyordu. Acaba biz olsaydık ne yapardık? İçimizden yüreğimizin en derin köşelerinden yapardık bedduamızı. O kavmin helak olmasını, yerle bir olmasını istedik belki Rabbimizden. Bağlarına sığınan iki yabancıyı gören bağ sahipleri ne olduğunu anlamadan uzaktan olan biteni seyrediyorlardı. Bu iki insana ikramda bulunmak istemişlerdi. Kölelerine üzüm verip bu iki insana ikram etmesini istemişlerdi. Köle üzümü ikram etti. Resulullah üzümü yerken besmele çekince kölenin dikkatini çekti. Köle sordu bunu nerden bildiğini. Resulullah da köleye nereli olduğunu sormuş o da Ninova’lı olduğunu söylemişti. Ve Resulullah onu İslam’a davet etmiş o da kabul etmişti, Müslüman olmuştu.Böyle acılı ve kederli bir anda bile dinini yüceltmek için çalışıyordu Allah’ın Resulü. Zamanın Medine’si olma vasfını kaybetmişti Taif. Arkalarında hüzün, kan ve gözyaşı bırakmışlardı. Buna rağmen âlemlere rahmet Nebi-yi Emin onlara dua etmekten geri durmamış, ellerini açıp hiç değilse onların gençlerinin imana gelmesini istemişti Rabbinden. Rabbi ise duasını kabul buyurmuştu. Taif daha sonra İslam’a girmiş, İslam medeniyeti orda da kurulmuştu. |
| Emine Güneş |
| Bu yazı 105 kez okundu. |
“Ya Rabbi! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü yalnız sana haykırıyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen ezilenlerin, hor görülenlerin Rabbisin. Ya Rabbi! Sen beni kimlerin eline bırakıyorsun? Beni setlik ve zorbalık içinde karşılayan bir yabancıya mı? Yoksa davamda bana etki yapacak bir düşmana mı? Yeter ki bunlar bana gazabın nedeniyle olmasın. Eğer bunlar gazabın nedeniyle değilse, çektiklerimin hiçbirine aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyetler, şayet senin bana karşı bir gazap ve öfkenden gelmiyorsa, ben bunların hiç birine aldırış etmem; hepsine gönülden tahammül ederim. İnanıyorum ki, senin afiyetin bana karşı geniştir. Ya Rabb! Bana yönelik gazabından yahut bana musallat olacak öfkenden kaçıp, her işi bir düzene koyan ve karanlıkları aydınlığa boğan ilâhi nuruna sığınıyorum. Hoşnut kalacağın kadar Sana memnuniyetimi sunuyorum. Sen her türlü tövbe ve istiğfara layık olansın. Kuvvet ve kudret ancak senindir.(Hz. Muhammed(s))
Bağlarına sığınan iki yabancıyı gören bağ sahipleri ne olduğunu anlamadan uzaktan olan biteni seyrediyorlardı. Bu iki insana ikramda bulunmak istemişlerdi. Kölelerine üzüm verip bu iki insana ikram etmesini istemişlerdi. Köle üzümü ikram etti. Resulullah üzümü yerken besmele çekince kölenin dikkatini çekti. Köle sordu bunu nerden bildiğini. Resulullah da köleye nereli olduğunu sormuş o da Ninova’lı olduğunu söylemişti. Ve Resulullah onu İslam’a davet etmiş o da kabul etmişti, Müslüman olmuştu.
Tefekkür Dergisi