Navigation


Tarih: 06 Ekim 2008 Pazartesi



İŞKENCE
İŞKENCE
 
İslamın yayıldığı, taraftarlarının birer beşer arttığı günlerde, müşriklerde

boş durmuyor, onları dininden döndürmek, sayılarını (en azından)  sabit
tutmak - çoğalmalarını önlemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Tabi bu
engellemeyi kendilerine en yakışan şekilde yapıyorlardı: BASKI, ZULÜM,
İŞKENCE. Kimin, atalarının dinini bırakıp İslam'a girdiğini duysalar, hemen
yanına gidip,  şerefli, nüfuzlu biriyse, onun (1) namus ve haysiyetiyle alay

edip, o yönüyle vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Eğer müslüman olan kişi orta
sınıfa mensup, tüccar, esnaf ve diğer mesleklerdeki bir kimse ise, ona
ekonomik ve sosyal bir boykot uygulayacaklarını söyleyip, o yönüyle
korkutuyorlardı. Hatta korkutmakla kalmayıp boykotu uyguluyorlardı da. Eğer
İslam'a giren kişi fakir-fukara, köle kesiminden ise, zaten bu kişilere de
istedikleri gibi, hunharca, canice, hayvani isteklerini tatmin etmek üzere
sınır tanımadan işkence ve eziyet ediyorlardı.
 
 
İşence, ileriki safhalarda zengin ve soylu Müslümanları da kapsadı tabi,

fakat artık bunlar müşriklerin son ve sonuç vermeyen çırpınışlarıydı.
               Bu işkence ve eziyetler sadece ashaba mı yapılıyordu?
Kesinlikle hayır! Şahsiyet olarak olsun, bulunduğu konum olarak olsun, en
ağır işkence ve zulüm Peygamber (AS) 'a yapılıyordu aslında. Bu işkencelerin

birçok örnekleri vardır, birçoğumuz bilir bunları. Hatırlayalım ki;
Peygamber (AS) 'ın üstüne yeni kesilmiş, hala sıcaklığını koruyan hayvan
işkembe ve döl yatakları mı atılmadı? Her evinden çıktığında , o mübarek
ayağına batsın diye yeni koparılmış  çalı-çırpılar mı taşınmadı? O şairdir,
sihirbazdır, yalancıdır denilmedi mi, kendilerinin dahi inanmadıkları nice
iftiralar mı atılıpta kendilerince Resulullah (AS) 'ın şerefiyle oynanmadı
mı? Daha nice nice işkence ve eziyetler.
             İşkence. Eziyet. Bunları yaşamakla, anlatmak ya da dinlemek
arasında çook, çok büyük farklar var.
Okurken, ya da anlatırken gözlerimizin, elimizde olmadan yaşardığı bu
eziyetleri,
 
o mübarek Sahabelerin bizzat kendilerinin yaşadığını düşünelim.
              Kâfirin zülüm konusunda kafası çok çalışır. Biz müslümanlar
(Allah korkusunun verdiği merhametten olduğunu düşünüyorum) öyle şeylere pek

kafa yormayız düşünmeyiz bile. Bakın o işkencelerin büyüklüğüne. Birkaçını
hatırlayalım. Güneşte saatlerce, hemde çıplak olarak bekletilen bir insanın,

bir de koca bir kayanın altında inlemesi. Tüyleri ürperiyor, elleri titriyor

insanın bunları yazarken.
      O ağırlığın, o sıcağın, susuzluğun yüzde birini hissetmeye çalışıyorum

üstümde; kalem düşüyor elimden, cümleler birbirine karışıyor sanki. Beynim
de bedenimle birlikte eriyor o sıcaklık ve ağırlığın altında. Biz o anları
hayal etmeye çalışırken, değerli Sahabeler bizzat, canlarıyla yaşamışlar.
Fakat o acı ve ızdırap ne beyinlerinden, ne de imanlarından hiçbir şey
azaltamamış. Belki de beyinlerinden tek silinmeyen şey olan " Ehad, Ehad-
Allah Bir, Allah Bir" kelimelerini sürekli tekrarlayarak küfrü iyice çileden

çıkarmışlar! Kim bilir, isimleri o an sorulsa belki o zorluklardan, zihin
bulanıklığından hatırlayamazlardı belki. Ama İmanları onlara "Allah Bir"
dedirtecek kadar açık ve kuvvetliydi.
             Bu işkence dönemiyle ilgili ciltlerce kitap yazılmıştır şimdiye

kadar. Hatta daha o değerli Sahabelerin, "mükâfatını azaltır" düşüncesiyle
anlatmadıkları nice nice, zamanla tarih sayfalarından silinmiş nice nice
zulüm ve işkenceler vardır bize kadar ulaşmamış. Biz bu, kanı donduran
tüyler, ürperten işkence ve zulümlere tarihte kalmış diyemeyiz. Öğrenirken
de, okurken de sadece okuyup geçmeyelim lütfen, durup düşünelim o anları.
Kendi üstümüzde yaşamaya çalışalım; O dönemin Mü'minleri ile şu bulunduğumuz

rahat ortamdaki rahat Mü'minlerin durumunu karşılaştıralım. Bu rahatın bu
güzelliklerin içinde, dinimizden hep tavizler vererek hayatımıza devam
ediyorsak, bir durup onlarla kendimizi kıyaslayalım. Ayet'i Kerime ile de
kendimizi şöyle bir silkip uyaralım "Sizden öncekilerin başına gelenler,
sizin başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?" Sonra bir
durum değerlendirmesi yapalım, Cenneti isteyeceğimiz zaman: Biz (hâşâ)imanda

Onlardan daha mı ileriyiz ki, Onların başına gelenler bizim başımıza
gelmiyor? Bu gün zalimin işkencesi durmuş mu? Hayır, kılık değiştirmiş
zalimler, şekli değiştirmiş işkencelerle, görevlerine bu günde devam
ediyorlar. Hem de zalimliklerinden zerre bir şey kaybetmeden.
           İşkenceye bir de zalim açısından bakalım. O dönemde müşrikler,
işkenceyle nereye varmaya çalışıyorlardı? Müslümanları işkenceyle,
öldürmeyle( bu Mü'min açısından ölümlerin en güzeli olan şehadettir aslında)

  bitiremeyeceklerini bildikleri halde, işkenceye devam etmelerinin sebebi
neydi? Neydi amaçları? Bugünkü müşriğin amacı ne? Nereye varmaya çalışıyor,

birkaç müslümana zülüm ve eziyet etmekle? Aslında onlar da şunun farkındalar

ki, ne kadar inkâr etseler, belli etmeseler de korkuyorlar şu bir avuç
müslümandan.
           Bakalım o dönemin müşriğinin eline ne geçmiş, ne kazandırmış
yaptıkları onlara? Belki azgın nefislerini birazcık tatmin ettiler, ama
topluluk olarak hiçbir şey kazanamadılar. Hatta silahları geri tepti. Onlar
İslam nurunu söndürmeye

 
çalışırken, İslam dini ve Hz Muhammed (AS), tüm dünyaya duyurulmuş oldu.
Böylece son peygamberin gelmesini bekleyen tevhidi Hıristiyanlar, O (AS)'ın
geldiğini duymuş oldular. Sonra İslam'ın sağlam delil ve güzel ahlak
kurallarına sahip olduğu, buna karşılık Mekkeli müşriklerin, insanlık dışı,
çirkin ve iğrenç, kaba kuvvet sahibi oldukları anlaşılmış oldu.
Diğer taraftan Mekke'deki müşriklerin bu insanlık dışı
işkencelerine sabır
ve sebat ile göğüs geren önder, örnek şahsiyetler, tüm dünya tarafından
hayranlık uyandırark tanınmış oldu. Silahın asıl geri tepen kısmıda buydu;
baskı ve zulümlerle Müslümanlar yıldırılıp sindirilmeye çalışılırken,
sağduyulu akıl sahipleri akın, akın İslam'a girmeye devam ediyorlardı.
                                      O dönemin baskı ve zulmünü özetlemesi
açısından şu hadisenin bilinmesi gerekir. (1)Hz. Habbab (ra) anlatıyor:
Müşriklerin mezalimi had safhaya vardığı sıralarda, günün birinde Nebi-yi
Kerim (AS) 'ın Haremin duvarının gölgesinde oturmakta olduğunu gördüm.
Yanına gidip dedim ki : " Ya Resulallah, mişriklerin zulmü bütün sınırları
aştı. Siz bizim için niye dua etmiyorsunuz?
            Bu sözleri duyunca, Resulullah'ın yüzünün rengi değişti ve dedi
ki; Sizden önceki iman sahiplerine daha büyük zulümler yapılmıştır. Onlardan

bazısı çukura oturtulur ve üstlerinden testere geçirilerek vücutları ikiye
bölünürdü. Bazılarının eklemlerine tırmıklar vurulurdu. Onlardan dinlerini
terk etmeleri istenirdi, ama onlar dinlerinden dönmezlerdi. İnan, Yüce Allah

bu dini tamamlayacaktır. Öyle bir zaman gelecektir ki. Ne var ki siz acele
ediyorsunuz. "
             Ve şu Ayet'i Kerime ile Müslümanlar daha da kuvvet buldu:
"Sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden Cennete
gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve O'nunla beraber M'üminler:
Allah'ın yardımı ne zaman? Diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve
sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı şüphesiz yakındır."(2)
1-Fıkhus Sıyre
2- Bakara -214
 
 
Gülay Yazar
Bu yazı 137 kez okundu.


Yorum Yaz

İsim :

Yorum:



Yorumlar
levent Yazdı:
AKLINA KALEMİNE YÜREĞİNE SAĞLIK ALLAH RAZI OLSUN