Navigation


Tarih: 18 Nisan 2014 Cuma



KULLUK: SORUMLULUK
KULLUK: SORUMLULUK
 


Hayatın bayağılaştığı, zalimlerin gayrı meşru olan güçlerinin hukuk adıyla meşrulaştırıldığı dünyada her gün hayata uyanıyoruz. Tabiî ki bu uyanış bedenen gerçekleşiyor. Uyandığımız her gün bize yeni sorumluluklar yüklüyor. Elbette bu sorumluluklar ehemmiyet açısından farklılıklar arz etmekte. Hatta insanların kaygılarına ve inançlarına göre de bu farklılıklar hayata tezahür edebilmekte. Bu doğaldır. Fakat hayatın içindeki insanlarda özellikle de Müslümanlarda doğal olmayan bir şey var: Sorumluluklarıyla yüzleş(e)memek, onlarla hayata merhaba diyememek sorunu… Vahyin sorumluluklarını, vahyin önderliğinde, hayatın gündemine taşıma ve vahiyle tanışmamış insanları bu ilahi ilkelerle tanıştırma sorumluluğu...

Evet, bugün böyle bir sorumluluğumuzun var olduğunu ve bunu bize bahşedenin de Allah olduğunu bilmemiz gerekir. Eğer inanmış isek ( ki inanmak sorumluluk almaktır ) o zaman bu sorumluluğumuzla tekrardan tevhidi bilinç temelinde yüzleşmemiz gerekmektedir. Oysa yıllarca güçlü, organizeli ve kuşatıcı bir şekilde hakkıyla bu görevimizi yap(a)madığımızı -söylemeye dilim varmıyor- ifade etmemiz gerekmektedir. Bunun en somut delili evlerimiz, dostlarımız, akranlarımız, sokaklarımız ve toplumumuzdur. İçinde yaşadığımız toplum ve çevre, insanları Kuran’dan uzaklaştırmak isteyenlerin gücüne denk gelecek bir gayrete bizler tam olarak girişemedik ve insanımızı Kuran’la aydınlatamadık. Muhakkak bunun birçok sebebi olabilir. Bunları kendi dönemimizde gelecek adına sorgulamamız gerekmektedir. Oysa Peygamberler gibi hakkaniyet çerçevesinde, toplumla mücadele pahasına da olsa Rabbani ilkeleri insanlara ulaştırma noktasında tam anlamıyla görevlerimize eğilmedik. Yapmamız gereken bu görevlerimizi ertelemek değil aksine yaşadığımız süreçte gündemleştirmek gerekir. Bunun geçici olmaması için sürekliliğin olması gerekmektedir. Bugün yaşadığımız toplumun bireyleri Kur’an’dan uzak bir yığınlar bütünü halinde hayatına devam etmekte. Üzücü olan ise Müslümanların bu vahim durum karşısındaki diğergamlığıdır. Müslümanların, cehalet içindeki halktan bu kadar uzak kalmaları ve bildikleri gerçeği sürekli birbirlerine aktarmaları, gerçek sorumluluklarını ifa ettiklerine kanıt olmasa gerek.

Tüm bunları gördükten sonra gelişim adına, bize dayatılan vahiyden uzak suni kalıpları kırıp hayat alanlarımızı genişletmemiz lazımdır. Bunu yapmadığımız takdirde hayatta dayatılan sınırlar içerisinde ya kayboluruz, ya da birkaç kişiyle hayatın içindeki yanlışlıklara ses çıkaramayan, müdahil olamayan bireyler olup gideriz. Peki, hayat alanlarımızı nasıl genişletebiliriz ve hayatın bütününü kapsayan evrensel bir İslami yapıyı küçük de olsa kendi toplumumuza nasıl intikal edebiliriz? Soru sormak çok önemlidir. Zira her gelişimin altında makul sorular vardır. Bazı sorular var ki cevaplardan daha önemlidir. O zaman işe kendimize sorular sorarak başlayalım…

Sorularımızı Kur’an’ı, Nebevi hayatı, yaşadığımız çağı ve zamanı dikkate alarak, cevaplamaya girişmeliyiz. Soru sormaktan korkmamalıyız; çünkü korkular insanı yıpratır ve esarete sürükler. Öyle sorular sormalıyız ki, sorularımız bizi uyandırmalı. Bizi bilinçli hale getirmeli. Çünkü kendi farkında olmayan birisi ne görevlerini ifa edebilir ne de yaşadığı zulmü, adaletsizliği görebilir. O zaman bizim acil olarak kendi öz benliğimize dönmemiz gerek. Bu da makul sorularla; samimi Müslümanlarla, ortak paylaşımlı vahiy zeminlerinde gerçekleşebilir. Güvenli ve istikrarlı bir diyalogla kendimize gelip, toplumu cahil bırakmakla ömürlerini uzatan gayri İslami kişilere karşı kenetlenmiş bir yapı oluşturma gayretine girmeliyiz. Bu da özümüzü Kuran’ın özüne uydurmakla gerçekleşebilecek bir durumdur. Kısaca bizden istenen özüne uygun bir şahitliktir. Resulullah sorumluluklarını yerine getirdiğine dair ümmetini şahit tuttu. Acaba biz cahil bırakılmış olan ümmetin mazlum fertlerine karşı, sorumluluklarımızı yerine getirdiğimize dair kimleri şahit tutacağız?

O halde bizler bilincimizi kendi haline bırakmamalıyız; çünkü bilincimizi kendi haline bıraktığımız an çevrenin kopyası oluruz. Kendimize gelmeliyiz ve kurtuluş için sağlıklı bir benlikle var oluş mücadelesine gücümüz nispetince girmeliyiz. Etrafımızdaki savrulmaları fazla önemsemeden, yolda kalabilmenin başarı olduğu şuuruyla, yolumuza devam etmeliyiz.

Bizi fazla ilgilendirmeyen veya bizi halkın dertlerinden, ümmetin sıkıntılarından uzaklaştıran, kendi sahih ve acil gündemlerimizden alıkoyan devletin kendi sorun ve sıkıntıları içinde kendimizi kaybetmemeliyiz. Unutmayalım ki, bizim için hayat kutlu vahyi yaşamak ve yaşatmaktan ibarettir. Bizi bu anlayıştan uzaklaştıran, bu vahyin hayata hakimiyeti için engel olan her türlü saptırıcı gündemlerden uzaklaşmayı bilebilmeliyiz.

Sözün sonu olmamakla birlikte yine de son söz olarak Kuran’ı bir bilinçle hayatımızın kırık yönlerini Kur’anın şifa yönüyle tedavi edip, tekrardan hayatın tüm katmanlarına Kur’an’i ilkeleri götürebilme seferberliğini başlatmalıyız. Kadın-erkek, genç-yaşlı bu gayrete tüm benliğimizle dâhil olabilmeliyiz. Biz üzerimize düşeni yapalım ve sonuçları, en güzel değerlendiren Rabbimize bırakalım. Allah’ın insanlara uzattığı kurtuluş ipini kavrayacağı şekilde halkın eline uzatalım. Davet alanında da temel görevimizin bu olduğunu unutmayalım. Hz. Ali’nin güzel bir sözüyle yazımıza ara verelim: “Bilginlere niçin öğretmediniz sorusu sorulmadan, cahillere niçin öğrenmediniz sorusu sorulmaz.”

AKİBET MUTTAKİLERİNDİR..



Maksut DELİKTAŞ





 
Okuyucu Köşesi
Bu yazı 663 kez okundu.


Yorum Yaz

İsim :

Yorum: