| KUTLU İZ |
| Evet; o güzide Müslümanlar İslami şahsiyetlerine leke getirecek davranışlardan uzak kaldılar. Örnek şahsiyetlerini sergilediler. Bundan dolayı da Allah onlara müjdeli ayetini indirdi. Ayeti tekrar hatırlayalım: " sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve onunla beraber Mü'minler Allah'ın yardımı ne zaman diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki Allah'ın yardımı şüphesiz yakındır" ( bakara 214) bu ayet onlara teselli veriyordu. Peki, bu ayet gelince işkence bitti mi? Hayır! İşkence her geçen gün daha da arttı. Müslümanların sayısı artınca zalim olan Kureyş acizliğinin üstünü örtmek için o güzide Müslümanlara bu defa boykot uygulamaya başladı. Öyle bir boykot ki adeta Müslümanların yaşam kapılarını kapayan bir boykot. Bu boykot üç yıl sürdü. Müslümanlar birbirlerine destek olmak için bir mahalleye taşındılar. Bu mahalleye (şiphi Ebutalip ismi verildi.) onlara hiçbir şey satılmıyordu. Onlardan hiçbir şey satın alınmıyordu. Bu durum devam ettikçe Müslümanlar perişan oluyordu. Açlık hat safhaya çıkmıştı. Annelerin göğüslerindeki sütler kurumuş, bebekler açlıkta ölmeye başlamıştı. Ama onlar yılmadılar. İnatçılardı. İnatçı olmaları gerekiyordu. Çünkü inandıkları dava hak davasıydı: imanlarından eminlerdi. Yukarıdaki ayet onlara teselli veriyordu. Allah'ın yardımının yakın olduğunu haber veriyordu. Allah onların sabrını ölçmüştü. Gösterdikleri sabır ve azim karşılığında Allah'ın yardımı gelecekti. O güzide insanlar öyle acılar çekmişlerdi ki boykot esnasında Resulullah da sevdiği insanları arka arkaya kaybetmişti. Ve bunlardan biri de çok sevdiği eşi Hz. Hatice idi. Hatice Resulullah'a ilk inanan kişiydi. Onu bütün gücüyle desteklemiş, varlığını inandığı dava uğrunda harcamıştı. İslam da Hz. Hatice'nin yeri çok başkadır. O çok akıllı ve fedakârdı. İsterseniz Hz. Hatice'yi günümüz kadınlarıyla kıyaslayalım: - Hz Hatice zenginliğini Allah yolunda harcamıştı. Peki bizler varlığımızı nerden nasıl harcıyoruz? Allah için ne verdik, ne vermeyi düşünüyoruz? İslam davası için emeklerle hazırlanmış eserlere ne kadar değer verip destekliyoruz? Allah yolunda ne kadar infak veriyoruz? Yoksa bütün varlığımızı eşyaya, süse mi veriyoruz? Benim çevremde gözlemlediğim kadarıyla; kadınlarımızın çoğu varlığını boş ve anlamsız şeylere harcıyor. Altına, gümüşe kristale, koltuk takımlarına, süs eşyalarına değer veriyor. Hâlbuki bunların hepsi sadece dünya hayatında insanı oyalayıp durur. Hatta insanın vaktini çalar. Peki, biz Müslümanlar kadınlar vaktimizi nasıl geçiririz. Maalesef zamanımız boş ve anlamsız şeylerle doğmuş. Mesela gereksiz olan ev işleri. Tabi ki insan yaşadığı mekânda yapması gerekenleri yapacaktır. Ama aşırıya gitmeden. Günümüz kadınları ev işi, yemek ve temizlik olayını o kadar abartmışlar ki, temizlik üstüne temizlik yapıyorlar. Zamanın değerini bilmeden, zaman akıp gidiyor. Ve bize ahiretimiz için çok ama çok lazım olan ilimden ve ibadetten bizi mahrum bırakıyor. Bunun suçlusu elbette ki bizleriz. Zamanı Allah'ın bizden istediği gibi harcamayınca, şeytanın istediği gibi harcıyoruz. Hz. Hatice Müslüman kadınlar o kadar güzel bir örnek ki eşini destekleyen, onun davasını sahiplenen, davası uğrunda bütün özverisi esirgenmeyen bir örnek. Resulullah'ın amcasının ( ebu talip) ölümünün arkasından Müslümanlar derin bir hüzün yaşamışlar ve om yıla hüzün yılı adını vermişlerdi. Müşrikler çemberi daraltmışlar, adeta Müslümanlara dünyayı dar etmeye çalışıyorlardı. Yaptıkları zulmü gittikçe arttırıyorlardı. Zulüm kâfirin sığınma kapısıdır. Sözle ikna edemedikleri Müslümanları işkenceyle ikna etmeye çalışıyor. Bu tutum onların ne kadar aciz olduğunu gösterir. İşkence aciz olan insanın hırsını göstermesidir. Müslümanların hayatlarını baktığımızda asla insanlara ya da her hani bir canlıya işkence edildiğini göremezsiniz. Allah'ın yasakladığı bir şeydir zulüm ve işkence. Savaş esnasında bile kimseye zulmedilmesine izin vermemiştir Allah Resulü. Yaşlıya, kadına, çocuğa, ibadethanelerine kapananlara karışılmamasını emretmiştir İslam dini. Müşrikler İslam'ın yayılmasına engel oluyor ve Müslümanların davetinin önünü tıkıyorlardı. Onlardan önce davranıp, onların gidecekleri pazarlara gidiyor, onların bir yalancı olduklarını söylüyor ve davetin önünü tıkıyorlardı. Biliyorlardı, davet onlara ulaşırsa onların ikna olacaklarını. Her nefsin, iyiye de kötüye de meyli vardır. İyi, iyi bir şekilde insana ulaşırsa, insan fıtratı bunu kabule yakındır. Bunu bildikleri için iyinin onlara ulaşmasına engel oluyorlardı. Ama buna rağmen Müslümanlar çoğalıyordu. Gördükleri işkence onları yıldırmıyordu. Aksine onların birbirlerine kenetlenmelerini sağlıyordu. Boykot devam ediyordu. Öyle ki hiç kimse Müslümanlara bir şey satmıyordu. İnsanlar açlıktan bir deri bir kemik kalmışlardı. Hiç kimsenin onların mahallelerine girmelerine izin verilmiyordu. Bazı müşrikler dayanamayıp onlara gizlice bir şeyler götürmeye kalksalar yakalayıp dövüyorlardı. Bu durum resulullah2ı çok üzmüştü. Ve şöyle bir beddua da bulunmuştu. " ey Allah'ım şunlara da Yusuf'un zamanında ki gibi yedi kıtlık yılı azabı vererek bana yardım eyle." Öyle ya aç kalmayan açın halinden anlar mı? Öyle de oldu. Allah onlardan yağmuru kesti. Rahmetini onlara göndermedi ve öyle bir kıtlık başladı ki, kıtlık onların akıllarını başlarından aldı. Kendi çocukları açlıktan ölmeye başladı. Kadınlarının göğüslerinde ki sütler kurudu. Öyle perişan oldular ki, aralarından ebu Sufyan'ı seçip Resulullah'a gönderip ondan kıtlığı üzerlerinden kaldırması için Allah'a dua etmesini istediler. Eğer bunu yaparsa hepsi birden iman edeceklerini söyleyip söz verdiler. Resulullah yaptıklarını yüzlerine vurmamıştı. Resulullah ellerini kaldırıp dua eylemişti. Ne kadar ilginç değil mi? İşkence ediyorlar, zulmün her türünü üzerlerinde uyguluyorlar, sonra gelip dua talep ediyorlar. Senin duan Allah katında kabul görür diyorlar. Onun emin ve hak olduğuna inanıyorlar ama bu onları onu inkâr etmekten, işkence etmekten geri çekmiyor. Resulullah dua etti. Kıtlık bitti ama kureyş verdiği sözü tuttu mu? Hayır. Eski hallerine devam ettiler, bunu üzerine Allah (c.c) şu ayeti indirdi: " bilakis onlar şüphe içinde olup, istihza alay ederler, o halde ey habibim semanın apaçık bir duman getireceği bir günü gözetle. O duman bütün insanları saracak, bu pek yaman bir azap, ey rabbimiz bizden bu azabı açıp kaldır ki biz iman edelim diyecekler. Onlar için düşünüp ibret almak nerede? Kendilerine hakikatleri, açıklayan bir peygamber geldiği halde yine ondan yüz çevirdiler sonra ondan yüz çevirdiler ve dediler ki, bu öğretilmiş bir delidir. ( ruha 9-14) İman için söz verdiler ama sözlerinde durmadılar, kıtlık üzerlerinden kalktı, şükretmediler. İşkenceye ve zulme devam ettiler. Resulullah'ı kabul etmiyorlar, ona her türlü iftirayı atıyorlar ama başları sıkışınca gelip " ey Muhammet senin Allah katında duan makbuldür bizim için dua et diyorlar." Birde günümüz insanına bakalım; Müslümanlardan uzak dururlar, onların konuşmasından, onların giyiminden, gittikleri yerlerden hoşlanmazlar, ama başları sıkışınca " efendim sen, Allah'a bizden daha yakınsın, ne olur bizim için dua et. Efendim oğlum sınava giriyor, şu kaleme kalem süresini okur musun?" falanda filan. Peki, efendim sen neden Allah'a yakın olmuyorsun, seni bundan alıkoyan ne? Öyle sanıyorum ki bizi bundan alıkoyan dünya sevgisidir. Dünya bize o kadar süslü geliyor ki biraz olsu ondan vazgeçemiyoruz. Eyer birazcık dünyalık şeylerden yüz çevirsek kendimize geleceğiz. Niçin varolduğumuzu düşünüp kendimizi toparlayacağız. Hiçbir şey amaçsız var edilmez var olan her şeyin bir amacı bir görevi vardır. İnsanda başıboş yaratılmamıştır bir amacı bir görevi vardır. insanın görevi kulluktur onu bundan alıkoyanda, düşünmeden sorgulamadan yaşaması ve nefis terbiyesinden geçmemiş olmasıdır. |
| Emine Güneş |
| Bu yazı 103 kez okundu. |
Tefekkür Dergisi