Navigation


Tarih: 06 Ekim 2008 Pazartesi



O YETİM YEŞİL GÖZLER!
O YETİM YEŞİL GÖZLER!
 



Okuldan dönüyordum. Yorgun ama huzurluydum. Sarsıntılı bir şekilde yol alan dolmuşun, içimi dışıma çıkaracak kadar hız yapmasını saymazsam tabii… Bir süre sonra başım dönmeye, midem bulanmaya başlamıştı zaten. Nahoş bir haldeydim ama normal olduğunu da biliyordum. Rabbim benim vasıtamla “küçük bir kul” daha yaratıyordu! Zafiyetlerim biraz da bundan kaynaklanıyordu. Fakat isyan etmek aklımın ucundan bile geçmiyordu. Rabbimin takdirine boynumu bükmüştüm.



O gün bütün duygusallığım üstümdeydi. Bam telim içli, içli depreşiyordu. Her şeyden etkileniyor, göz pınarlarım döktürmeye hazır bekliyordu. Henüz ineceğim durağa çok vardı. Okuldan sonraki durakta, geleneksel Arap kıyafetleri giymiş orta yaşlı bir kadın ve kucağında iki yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir çocuk dolmuşa bindiler.



Oturduğum yerin çaprazındaydılar. Onları rahat görebiliyordum. Yavrucak bindiklerinden beri ağlıyordu. İçini çeke, çeke bir ağlaması vardı ki, yürekler dayanmaz! İçim bir hoş oldu. İlgim o yavrucak üzerinde yoğunlaştı. Zeytin yeşili, buğulu gözleri vardı. Ah! Hiç bu kadar güzel göz gördüğümü hatırlamıyorum! Rabbim ne güzel yaratmıştı! O’nun muhteşem eserlerine hayranlıkla bakmamak mümkün değildi.



Fakat küçüğün içli ağlayışı, yüzündeki iç paralayıcı masum ifade, yanaklarından durmadan yuvarlanan gözyaşları içime oturmuştu. Dayanamadım. Kadına döndüm. “Neden ağlıyor çocuğunuz?” diye sordum.



Ah! Kadının gözlerinde beliren o tarifsiz acı, bir an için yüzünü yalayan bir rüzgâr gibi geçti! Gözlerini kapatıp, nasıl derinden iç geçirdi görseydiniz, içiniz ezilir, yüreğinizin bir köşesi ince, ince sızlardı! Verdiği cevapla beni alt üst etti! Neye uğradığımı şaşırdım. Boğazıma bir yumru oturdu. Adeta nefes alamıyordum! Gözlerime yaşlar hücum ediyor, döktürmemek için kendimi zor tutuyordum. Yanaklarımdan yuvarlanmak için bastırıyorlardı! Ancak daha fazla tutamayacaktım.



“Anacığını kaybetti yavrucağım!”demişti kadın. Çocuk anlamasın diye gayret ederek kısık bir sesle bana eğilerek söylemişti. Aman Allah’ın ne büyük bir acı! Ne diyeceğimi şaşırdım. Bir şeyler konuşmak, nasıl desem, teselli edecek bir şeyler söylemek istiyordum. Ama buğulanan gözlerimi saklamak için başımı eğdim sadece! Hiç bu kadar derinden etkilenmemiş, kederlenmemiştim! O küçük yetim yürek, kim bilir ne acılar içinde kıvranıyordu? Nasıl çırpınıyordu anacığına tekrar kavuşmak için! Tarifi zor bir acıydı bu. İlk kez bir çocuğun acısını bu kadar derinden duyumsuyordum…



“Anasını arıyor yavrum.” Diye devam etti kadın. Benim içimde nasıl bir iz bıraktığını bilmeden… “ Ona uzak bir yere gitti ama gelecek diyoruz. Neden gelmiyor diye ağlıyor şimdi de. Onu nasıl avutacağımızı bilmiyoruz.” Nasıl olduysa dudaklarımdan gayr-i ihtiyari “Allah yardımcısı olsun!” dedim. Konuşabildiğime şaştım!



Gözyaşlarımı daha fazla tutmaya gücüm yetmedi. Mendilim ile silerken, boğazıma deminden beri oturan yumru yumuşadı sanki! Kadının hayret ve bir o kadar sevecen bakışlarını üzerimde hissediyordum! Benim neden bu kadar duygulandığımı anlamak ister gibiydi! Söyleyecek bir söz bulamıyor, sadece çocuğa bakıyordum! Yüreğimdeki tüm sevgimi ona akıtarak bakıyordum! Minik kızımın yanımdaki değeri ne ise, bu küçük yetimin de değeri birdi. Sanki kızım yetim kalmışçasına, acısını çekerek ağlıyordum!



Kucağında cips, çikolata gibi çocukların çok sevdiği şeylerden vardı. Fakat bunların hiç birinin onu avutmadığı besbelliydi. İçini çeke, çeke ağlıyor, benim de yüreğime oturtuyordu hala! Küçük, küçücük bir yavrucağın yetimliği, o ana kadar hissetmediğim duyguları yaşattı bana. Hiç kimsenin acısı, bu yetiminki kadar beni etkilememiş, yaralamamıştı! Onun kimsesizliğinin acısını, en az onun kadar derinden hissediyordum. Fakat bundan da kötü olanı, onun için hiçbir şey yapamıyor olmaktı! Bu çaresizliğin insanın elini, kolunu bağlaması kahrediciydi. Babaannesi olduğunu öğrendiğim kadının da bunu yaşadığını ve ne muazzam bir acı çektiğini tahmin edebiliyordum.



İçimden farkında olmadan dua etmeye başlamıştım. “Allah’ım! Bu yetim yavrucağı sen koru! Onun sahibi sensin! Acılarını hafiflet! Merhametli insanlarla karşılaştır!” Bu yetim yüreği bekleyen, bir dünya dolusu çile ve sıkıntı, yetimliğin onulmaz acısı… Hepsi onu değil beni boğuyordu! Bütün bunlara nasıl göğüs gerecek? Yanı başında anneciği olmazsa nasıl başa çıkacaktı? Neden bu kadar kötü etkilenmiştim? Bilmiyorum. Böylesi bir duygu yoğunluğunu hiç yaşamamıştım. Yoksa hamileliğin duygular üzerindeki baskısı mıydı? Ya da bir anne olduğum için mi? Yetimliğin acısını, analar daha mı iyi anlardı?



Başka hiçbir şey konuşmadık. Bir kaç durak sonra yetim küçük yavru ile babaannesi indiler. Arkalarından bakakalmıştım! Elim, kolum bağlı, öylesine ağlamaklı… Bir süre sonra da ben indim. Kendimi bir an evvel eve atıp, doyasıya ağlamak istiyordum! Ağladığımı sokaktakilere belli etmek istemiyordum. Fakat gözyaşlarım önümü net olarak görmeme mani oluyordu. Engel olamadığım bir sağanak gibiydi! Taa yüreğimin derinliklerinden çağlıyordu sanki!



Kapıyı çalmadan anahtarımla açtım. Eve girdiğimde eşim, kucağında küçük kızımla beni karşıladı. Fakat ağladığımı görünce yüzü değişti. Endişelenmişti. Ancak onunla konuşamayacak kadar doluydum! İçeri geçip, kendimi kanepenin üzerine attım. Sarsılarak ağlıyor, kendimi tutamıyordum! “Ne oldu? Kötü bir şey mi var?” diye durmadan soru soruyordu eşim. Elimle “sonra anlatırım “der gibi işaret ettim. Sabırla benim anlatmamı bekledi. Kızım bile sesini çıkarmıyor, her zaman yaptığı gibi üzerime atlamıyordu.



Neden sonra biraz sakinleşince, beni teselli etmek isteyen eşime olanları ve duygularımı anlattım. Bu duygu yoğunluğu ve ağlama histerisinin nedenini anlayamadığımı, ama bir an kendi çocuğumun da yetim kalabileceğinden korktuğumu söyledim. Acaba taa içimde saklı olan bu korkunun dışa vurumu muydu bu? Her anne bu korkuyu taşıyordur mutlaka. Ve dünya işte böyle bir yerdi! En ağır acıları en masumlar yükleniyordu! İmtihan olunmanın sırrıydı bu. Herkesin başına gelenlerdi bunlar!



Ama küçük bir çocuğun savunmasızlığı, masumluğu, bu acıları çekmeye ne kadar güç yetirebilirdi? Minik kalbi bunca ağır sıkleti nasıl kaldıracaktı? Bir daha ne zaman bir anne sıcaklığı ile okşanacaktı? Ya merhametsiz, zalim insanların eline düşerse?! Bütün bu düşünceler beni yasa boğuyordu. “Ya Rabbi! Kalbimizden merhameti çıkarma! Yetim hakkı gözetenlerden eyle bizi! Yetimlere karşı şefkat kanatlarımızı indirmemizi nasip et!” diye için, için dua ediyordum. Şimdi o masum yavru için ancak bu geliyordu elimden.



O yeşil, yetim gözler! Bana yetim olmadığım halde, yetim kalmışlığın derin acısını yaşatmıştı! Hiç olmadığı kadar yüreğimde gedikler açmıştı! Bu gediklerden merhametin çağladığının şahidiyim! Hala o yetimin gözleri, yaşlarla ıslanmış yüzü hatırımda! Hiç unutamadım onu. Şimdi bir meraktır alıyor beni. Eğer yaşıyorsa, en az on dört yaşında bir genç olmuştur!



Bunca seneyi nasıl geçirmiştir? Çok hırpalanmış mıdır? İçine kapanık biri mi, yoksa sosyal biri midir? Annesizliğin acısı onda nasıl bir aksuamel bırakmıştır? Saldırgan mı, merhametli midir? Yoksa ona zulmedenler olduğu için kendi de zalim mi olmuştur? Ah! Bütün bunları bilmenin bir yolu olsaydı! Ama bunun mümkün olmadığını biliyorum.



Şimdi bile onun için yapabileceğim en iyi şeyi yapıyorum. Dua ediyorum! Onun da bizim de sahibimiz olan Rahman ve Rahim olan Allah’a emanet olduğunu biliyorum. O’nun Rahmet nazarları, her daim üzerimizdedir! O nazarlar ki, bir an bile üzerimizden kalkmamaktadır...

 
Şeyda Hekimoğlu
Bu yazı 149 kez okundu.


Yorum Yaz

İsim :

Yorum:



Yorumlar
sanem Yazdı:
allah kimseyi anasız ve babasız koymasın çok zor bi acı yaşamayan anlamaz belki ama acısını paylaşabilir sonuçta hepimizin gideceği yer orası..
 
Yorumlar
dilan Yazdı:
hikayelerinizi takip ediyorum.devamını bekliyorum.çok etkileyici ve duygusal.
 
Yorumlar
şeyla güçlüyıldız Yazdı:
sizi ve tüm dergi kurulunu tebrik ediyorum bravo çok güzel şeyler yazmışsınız yazılarınızın devamının gelmesini dilerim diger dergi arkadaşlarınıza benden selam söyleyebilirmisiniz allaha emanet olun ben ÇİNDEN