Navigation


Tarih: 07 Ekim 2008 Salı



ÖĞRENDİM Kİ
ÖĞRENDİM Kİ
 
İnsanın en iyi bildiği doğruya sırt çevirebileceğini.
Bile, bile nefsinin katili olabileceğini.
Çok iddialı olduğu zaman insanın, imtihanın gereği midir nedir,
iddiasını
ispatlamak zorunda kalabileceği. İspatlanamayan iddialardan dolayı artık
insanın güven vermeyeceğini öğrendim.
Ben senin(insan) şahsında, dönek olunabildiğini, kalplerin her an
için
doğrudan yanlışa, eğriye, büğrü ye yamulabileceğini öğrendim. Takva sahibi
olduğunda ise seni hiçbir gücün saptıramayacağını.
Sen ey dost! Dost olduğuna kanaat getirildiği an, dostunu arkadan
hançerleyebileceğini, acı da olsa öğrendim. Kimi zaman ise canını dostun
için feda edebileceğini.
Öğrendim ki, hayat okulu, diğer diplomalı okullar gibi değildir.
İnandığın
gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlayabildiğini öğrendim.
Nefsini günahlardan tezkiye etmezsen, nefsinin elinde "gassal elinde

meyyit" olabileceğini. Sana tek engelin, yine nefsin olduğunu, nefsin
koalisyon
 
  kurmazsa, şeytanın bile sana zorla hiçbir şey yaptıramayacağını öğrendim.
Ey insan! Ne kadar zalim, ne kadar nankör, ne kadar aciz, ne kadar
aceleci
olabildiğini öğrendim. Veli nimetine(Rabbine) nankörlüğün, nefsine
zalimliğin, Rabbinin karşısında acizliğin, insanlarla olan yarışmanda
aceleciliğin yüzünden ey insan, niçin bu kadar alçalırsın? Seni
Rabbinden
yüz çevirmeye iten sebep ne? "Nasıl da çevriliyorsunuz?"
Üç, beş günlük dünya malı için mi? İmtihan aracı olup, sende olmayıp
berikinde olan geçici metalar için mi? Başkalarından aşağı kalır yanın
olmadığını göstermek için mi? Yoksa hırs ve tamahkârlığa düştüğün için mi?
Hani kanaatkârlık? Hani mütevazılık? Nasıl ikna oluverdin?
Sahip olduğun her şeyin aslında Rabbin tarafından sana lütfedilmiş
olduğunu. Şükrünü eda etmen gerekirken nankörlükte bulunduğunu.
Ölüm ile hayat arasındaki o ince çizgide, hangi tarafta kalacağının nasıl da

meçhul olduğunu...
Uçurumun kenarından yuvarlanıvermenin, an meselesi olduğunu. Ve nefse asla
güvenmemem gerektiğini. Allah dilemezse doğruyu bulamayacağını öğrendim.
Bütün kaypak hallerinle ey insan! Nasıl da acı veriyor, acı
çekiyorsun.
İnsanın nisyanla malul olduğunu. Her durumda hazır ve nazır binlerce

mazeretinin olduğunu. Mazeretlerinin Rabbin katında geçerli olup olmadığını
tefekkür etmediğini öğrendim.
Artık ey insan! Seni bir hayır üzerinde gördüğümde, Allah dilemedikçe
bunları yapamayacağını. İyi bir hal üzere olduğunda, nefsine değil Rabbime
güvenmem gerektiğini. Bir kötülüğü yapmadığında da Rabbinden gelen bir delil

olmadıkça, o kötülüğe meyledebileceğini. Bu durumda bile mazeret üretmekten
geri kalmayacağını öğrendim.
Daha nereye kadar? Ne zamana kadar aldanacaksın? Çırpınışların hep
dünya
için mi olacak? Hani ahiretteki payın? Ebedi hayatına yaptığın yatırımlar
nerede? Yoksa biriktirip, biriktirip heba mı ettin? Düşüncelerinin,
fikriyatının kökü mü kurudu?
Ya inancın, imanın ne durumda? Kendi ellerinle tarumar ettiğin bir
belde
misali mi hali pür melali? Ak ile kara hali nasıl barındırıyorsun bünyende?
Huzursuzluğun, vicdanını rahatsız etmiyor mu? İmanın galeyana gelmiyor mu
artık? Nasıl dayanıyorsun bu ikiliğe? Paramparça olmuşluğu nasıl
kabulleniyorsun? İradeni hiç mi harekete geçirmeyeceksin? Sahi, nerede işe
yarar iradeli olman?
Öğrendim ki, en bariz hakikatleri unutabilirsin. Uğrunda ölmeyi göze
aldıklarını bir kalemde silebilirsin. Dünyanın geçici güzelliklerinin
gözlerini kamaştırabileceğini. Hiçliğe mahkûm olduğunu bile, bile kendini
kaptırabileceğini. Bunca mücadele, bunca gözyaşı, bunca emekten sonra bile
iflas edebileceğini öğrendim! "Nasıl da aldanıyorsunuz
 
Şeyda Hekimoğlu
Bu yazı 105 kez okundu.


Yorum Yaz

İsim :

Yorum: