| OKTAY |
|
İlk hatırladığı günler kreşte geçen günleriydi Oktay’ın. Annesi, babasıyla birlikte o daha uyurken onu kreşe bırakır işlerine giderlerdi. Ortalıktaki oyuncaklara sadece bakardı. Oynamak gelmezdi içinden. Öylece donuk donuk bakınırdı çevresindeki çocuklara. Anne ve babası akşamları hep aynı saatte gelirlerdi. Hasretle beklerdi akşamları. Sevgi ve şefkate olan açlığıyla sıkıca sarılırdı onlara. “Akıllı oğlum” sözcüğünü duyardı zaman zaman onlardan. Anlamını bilmezdi ama gözlerini bir an olsun ayırmadan yüzlerine bakardı. Ana kucağının sıcaklığından yoksun ve yapayalnızdı o yıllar.Sonraları alıştı bu yalnızlığa. İlkokula başladığında onu tanınmış bir koleje kaydettiler. Anne babası sürekli onu sıkıştırıyordu. “Benim oğlum ilk önce okumaya geçecek, çünkü o çok zekidir” diyorlardı. Evde bile onu okşamadan, sevmeden yazı tahtasının başına oturtuyorlar, öğretmeninin sabahtan beri öğrettiklerini tekrar ettiriyorlardı. Tek duyduğu sevgi sözcüğü “Aferin oğluma güzel yazdı, güzel okudu” idi. O sözcükte zamanla anlamını yitirmişti. Oktay, akranlarından önce okuyup yazdı. Anne ve babasının yanında konuştukları tek konu, herkese onun çok zeki ve başarılı olduğunu tekrar tekrar söylemeleriydi.Parka gitmemi şti hiç; babasının ve annesinin boş vakitleri yoktu. Sokakta hiç oynamamıştı. Sadece arada bir anlamsızca bakardı, sokakta oynayan çocuklara pencereden. Evde oyuncağı zaten yoktu. Babasının bilgisayarından ise belli saatlerde sadece zekâ geliştirici olduğu söylenen oyunları oynayabiliyordu. Onlar da zamanla anlamını yitirdi ve babası istemezse ilgilenmemeye başladı. İkinci sınıftan sonra onu meşhur bir dershaneye kaydettiler. Artık bütün günleri okul-dershane arasında geçiyordu. Şikâyet bile etmiyordu. Yaşam buydu onun için. Her gün yüzlerce test çözüyordu. Başarı grafiğine göre babası ona tebessüm ediyordu. Onları sadece akşam yemeğinde görebiliyordu. Konuşulan tek konu her zaman olduğu gibi, onun çok başarılı olması gerektiğiydi. Rüyalarında bile test çözüyordu artık.Altı sene böyle geçti. OKS de başarılı olmuştu. Anne ve babası mutlu olmuşlardı. Yine iyi bir kolejde üniversiteye hazırlandı. Çevresindeki gençler ondan hoşlanmıyorlardı. Hiç arkadaşı olmadı. Ona göre arkadaş ve sokak sadece vakit kaybıydı. İki ayrı dershaneye gitmeye başladı. Evde de ayrıca sürekli çalışıyordu. Dört yıl öyle geçti. Üniversite sınavında da yüksek bir puanla anne ve babasının istediği üniversiteye girdi.Dostsuz ve arkada şsız geçen dört yıldan sonra iyi bir derece ile yüksek okulu da bitirdi. Okuldaki yüksek başarısı nedeniyle işi zaten hazırdı. Çalışmaya başladı bir bankanın genel müdürlüğünde. Hızla yükseldi.Anne babası hep gurur duyuyorlardı ondan. Onlara layık bir evlattı o. Fakat Oktay onlara karşı hiçbir şey hissetmiyordu. Sevmeyi bilmiyordu çünkü. Pek emin değildi ama arabasını birazcık seviyordu herhalde. Kırmızı bir Japon arabası almıştı kendine. Üzerine toz konmasını bile hazmedemiyordu. Kullanmadan önce okşuyor, uzun uzun bakıyordu arabasına. Çocukluğunda hasret kaldığı, yaşayamadığı oyuncak hasretini arabasında gideriyordu. Tabi o bunun farkında bile değildi…Birkaç yı l sonra şirketinde kendisi gibi eğitim görmüş bir kızla evlendi. Pahalı bir evi lüks eşyalarla döşediler. Yurtdışında bir balayından sonra işlerine döndüler ikisi de. Çocuk falan da düşünmüyorlardı. Günleri ve düşünceleri çalıştıkları bankanın daha başarılı olmasıyla doluydu. ‘Sevgi’ yi bilmedikleri için evliliği de çocukluklarında yaşayamadıkları evcilik oyunu gibi algıladılar ikisi de. İkide bir küsüp barışıyorlardı. Geçimsizin biriydi Oktay. Bir süre sonra eşinden de ayrıldı.Anne ve babası yanlış yaptıklarını hiç bilmediler. Oktay da etten kemikten ve kandan oluşmuş bir robot olduğunun farkında olmadı hiç...Sizin de bir Oktay’ı nız var mı? |
| E.Ahmet Hatip |
| Bu yazı 101 kez okundu. |
Tefekkür Dergisi