Navigation


Tarih: 21 Ağustos 2008 Perşembe



OKUL YOLU
OKUL YOLU
 
Bir Salı günüydü. Çocuğumu okula götürmek için evden çıktım. Evimizin yanındaki parktan geçerken, ağaçlar uzun gövdeleriyle geçmişin şahitliğini yapar gibi, gelen giden insanlara bakıyorlardı sanki. Dilleri olsa belki dünyanın gerçek yüzünü haykıracaklardı. Biraz yürüdükten sonra bir ağacın altında oturmuş, ellerini üst üste atmış yaşlı bir amcaya gözüm takıldı. Boş gözlerle etrafına bakınıyordu. Sanki geçen o diri hayatını arıyordu. “Nasıl da geçti bir ömür?” der gibiydi.

Oğlumla yolda yürümeye devam ettik. Bir koşuşturmadır alıp başını gidiyordu. İnsanlar işlerine, çocuklar okullarına yetişmeye çabalıyorlardı. “Acaba?” diye düşündüm. “Dünya için çalıştığımız kadar, ahiretimiz için de çalışıyor muyuz? Dünya için telaşlandığımız kadar ahir hayatımız için de telaşlanıyor muyuz?” Dünya, bize çok şey vaat edip, hiçbir şey vermeden geçip gidiyor. Dünyayı çok seviyor, onu hiç bırakmak istemiyoruz Azrail gelene kadar! Azrail, öyle bir melek ki, kapımızı çalmadan içeri giriyor ve emanetini alıp götürüyor! O an insan çaresizliğe bürünüp, elinden hiçbir şey gelmiyor. O insan ki, dünyaya meydan okuyordu. Bütün her şeyde kararı, kendi veriyor zannediyordu. İşte ölüm anında, fişi çekilmiş bir halde sadece seyrediyor!

Yürüyorduk hala… Okula yetişmek için üstü başı yırtık, çorapsız ve ayağında ayakkabı yerine terlikle koşan bir çocuk gördüm. Ona seslendim. “Sen telaştan ayakkabını giymemişsin!” dedim. Çocuk dönüp pervasız bir şekilde “ Evet, biliyorum. Ayakkabım yok ki giyeyim. Onun için terlikle gidiyorum!” dedi. Beni hayret ve karmakarışık duygular içinde bırakarak koşup gitti. O anda çocuğun gözlerinde hayatın zorluğunu okuduğumdan eminim! Küçük bedeniyle hayata nasıl da tutunmuştu! Durumuna fazla aldırış etmeden koşup gitmişti okuluna. Çorapsız ve terlikli…

Okulun önüne gelmiştik. İki öğrencinin elleriyle bazı hareketler yaptıklarını gördüm.

Fakat önce ne yaptıklarını anlamamıştım. Gözüm kulaklarındaki aletlere takılınca her şeyi anladım. Çocuklar duymuyorlardı! Kendilerine özgü işaret diliyle konuşup anlaşıyorlardı! Acaba onlar, diğer çocuklar gibi olmadıkları için, kendilerinde eziklik hissediyorlar mıydı?

Belki duymuyorlardı. Ama umutlarını kaybetmemişler, hayatın güzelliklerini kendilerince dile getiriyorlardı.

Az sonra okula vardık. Çocuklar kurulmuş robotlar gibi sıraya giriyorlardı. Bir veli, öğretmene dert yanıyordu. Öğretmen ise öğrencisine seslenerek yanına çağırdı. “Oğlum, neden anneni, babanı, beni üzüyorsun? Sen akıllı bir çocuksun. Zekisin kimseden bir eksiğin yok. Niye bunu kullanmıyorsun?” dedikten sonra, öğrenciye kaç tane zayıfı olduğunu sordu. Tahmin etmeye çalışarak “üç mü, dört mü?” dedi. Çocuk araya girerek, “hayır. Altı tane…” dedi mahcup halde.

Öğretmen bunu duyunca, ses tonunu yükselterek, “oğlum, ben sana bunca yıl beni rezil edesin diye mi emek verdim? Eğer çalışmazsan sana hakkımı helal etmem!” dedi. kızgınlıkla… Çocuk buruk ve pişman bir şekilde “artık çalışacağım!” dedi. Velisi içi rahatlamış bir şekilde uzaklaştı.

Öğrenciler andımızı okuyup sınıflara girdiler. Kimi niçin girdiğini bilmeden, kimi de hayallerinin kapısını açmak için girdi… Ve içeri giren mahkûmlar gibi ders başı yaptılar.

Ben hepsinden kendime bir pay çıkararak o günü hissetmeye, hayatın tadını anlamaya çalışıyordum. İçimden şu dizeler geçti:

Emek verilmeden ekmek olmaz

Hiçbir güzellik zorla yaşanmaz

Eğer üstüne düşeni yapmazsan

Hayatın içinde yerin olmaz

Asiye HANAZ

 
Okuyucu Köşesi
Bu yazı 88 kez okundu.


Yorum Yaz

İsim :

Yorum: