Navigation


Tarih: 07 Ekim 2008 Salı



ÖLÜM HAYATI ANIMSATIR İNSANA
ÖLÜM HAYATI ANIMSATIR İNSANA
 
 Yaşananların iyisiyle- kötüsüyle, sadece “bakış açısı”ndan ibaret olduğunu hesaba katarsak; neyi, nasıl adlandırırsak onun, bizim ve hayatımızın bünyesindeki adı ve anlamı odur. Ölümü de nasıl algılarsak, bizim hayatımızdaki adı ve anlamı odur ölümün; ya yapıcıdır, ya da yıkıcı…
            Bana kalırsa sürgit hayat, bu birbirinin aynı günler, gitgide kanıksadığımız “yaşamak”, bütünüyle tanıdıklaştırdı dünyayı. Doğanın daima değişen faaliyetlerini bile o derece deforme ettik ki; alışmak, “kalbimizin tat alma duygusunu” felç etti. Mevsimler geçiyor, bir gün içinde gece ve gündüz olmak üzere iki ayrı renkte yaşıyoruz dünyayı; ama tüm bunlar içimizin kanatlarını bir türlü kıpırdat(a)mıyor… Yani hayat, alıştırıyor yaşamaya… Her şeyin hep böyle alıştığımız gibi akıp gideceğinin güveniyle yaşıyoruz. Fakat ölüm, onu hiç aklına getirmemiş insanların zihinlerini dumura uğratıyor ve yaşadığını anımsatıyor yeniden insana. Farkına vardırıyor; aslında o istemese, yaşamayı istemenin hayatta kalmaya yetmeyeceğini vurguluyor. Suyun tadını alıyoruz yeniden. Yediğimiz bir parça ekmeğin, ne kadar önemli ve hayati olduğunu hatırlıyoruz. 
Aslında akreple yelkovana yabancı bir şey olduğunu anlıyoruz zamanın; içimizden ve ömrümüzden geçen… Doğrularımızın çelişkili, hayatımızın dörtnala tükeniş olduğunu fark ediyoruz. Dahası uğruna canımızı vereceğimiz hiçbir şeyle zenginleştirmemişiz hayatımızı meğer bu kadar zamandır. Ne kadar da yavan yaşamışız? Hiç yoktan hırslarımızı yaşama sevincimiz sanmışız! Fark ediyoruz… Böylece yaşadıklarımızı, okuduklarımızı ve duyduklarımızı daha hızlı süzüyor beynimiz ve çok az gerekli şey birikiyor içimizin süzgeçlerinde. Her şey konuşmaya başlıyor bizimle ve biz, ruhumuzla tanışıyoruz yeniden…
            Ölüm, hayata döndürüyor hâsılı… Ama hani şu yokluklarıyla acılandığımız ya da her gün minarelerden yayılan salâların ardından adı okunan merhumların… Çünkü ancak onlarla uyandıktan sonra doğru yaşamaya dair bir fırsatımız olabilir. Yoksa bizim ölümümüz çok geçtir uyanmak için. Çünkü bir fırsatımız daha yoktur her şeyi temize çekmek için… Ama başkalarının ölümü de unutkan nefislerimizi olgunlaştıramıyor ki… Ya aldırmıyoruz, onu da kanıksıyor; rutin işlerimize ne zaman döneceğimizin hesabını yapıyoruz ya da yas rengine boyayıp hayatı, hepten el-etek çekip sadece “onların yokluklarının acısı” olarak yaşıyoruz.
 Ölümün anlamı bu değil oysa… “Uyan!” demektir ölüm! “Ayağa kalk!” demektir. Fazlalıklarını silkelemektir hayatın. İnsana önemli olduğunu hatırlatmaktır. Elinden tutmak, alışmışlığın kör ettiği gözlerini açmak, güneşin her sabah yalnızca onun için doğduğunu fısıldamaktır kulağına. Öyle ya insan değerli olmasa niye geldiği yere geri çağrılsın? Geri dönüşün kutularına atılıp sonra yeniden değerlendirilen bir takım nesnelerin önemini inkâr edemeyen insan, sadece sorumluluklarından kaçmak için nasıl önemsiz olduğu yalanına inandırır kendini? Her şeyin her bir hücresine esmasını işleyen Rabb-ı Rahîm’in, Vedûd; yani kullarını en çok seven, sevgisinden var eden ism-i cemilini nasıl görmezden gelir? Sevenin sevdiğini unutması vaki midir? Unutan zaten sevmemiştir!
 Bir de ölenlerin ardından yaşadığımız pişmanlıklar var tabi… Söylememiz gerekirken söylemediklerimiz, hep ertelediklerimiz oturur içimize. Günler-geceler boyu onlarla konuşur, anlatır da anlatırız. Oysa yanımızdakilere karşı yine dilsiz ve alâkasızızdır. Görmeyiz bile onları; kendimizi de yok sayarak. Azalırız gitgide, azalır hayat… Yavan bir yas; yani ye’s tüketir hayatı, basitleştirir, angarya haline getirir.
 Dedim ya; insan kendi bakış açısından ibarettir. Siz ne kadar dayatırsanız dayatın bazı hakikatleri; mesela dünyanın yuvarlak olduğunu, bilimsel kanıtlar getirin; eğer o, tepsi gibi düz bir dünyada yaşadığına inanıyorsa, sahiden tepsi gibi düz bir dünyada yaşar kendince… Hepimiz böyleyiz. Kendimiz uydurup sonra inandığımız yalanlarımız var. Araştırmadığımız, sorgulamadığımız hakikatlerin içimizdeki boşluklarını böylelikle doldurduğumuzu sanıyoruz. Ama ölüm bu kez bizim kapımızı çalınca, inandığımız tüm yalanlar ufalanır, sırtımızı dayadıklarımız gider.
İnatçı nefislerin kafasına inen son balyozdur ölüm! “İş işten geçti!” der. Söylemediği ve gerçekleştiremediği güzellikler yapışır yakasına. Ucuza harcadığı hayat, ölümünden sonra pahalanır ve artık “faydası yok!”demektir ölüm…
Biz aciziz; O ise Kadir! Biz bilmeyiz; O ise Âlim! Bunu inkâr edenin, kafasını kuma gömmüş deve kuşundan farkı ne? Var eden bilir en iyi, var ettiği şeyi. O tanımlar eksiksiz… Hayatı da ölümü de bir başlangıç kılan Vedûd’tur O… kulunu dinleyen Semi’, kollayan Hafîz’dir. Yine de affeden Rahman’dır; daha çok affeden Rahim’dir O… Dua dua çoğalan yanı biziz hayatın; O tekbirdir ve hayatın her zerresinde inkişaf edendir…
Dünya O’nun var ettiğidir aslında; bizim bakış açımız değil. O’nun adıyla okumalıyız kâinatı ki; kâinat konuşsun bizimle ve ölüm, ispat etsin dünyanın “yine de” yaşanmaya değer bir yer olduğunu…
 
 
Tuba Ebrar
Bu yazı 66 kez okundu.


Yorum Yaz

İsim :

Yorum:



Yorumlar
azrahil Yazdı:
alah razı olsun..