| ÖZNE DEĞİŞSE DE FİİL AYNI |
İslam din bilginlerine göre firavun kelimesi, kibir ve gurur anlamına gelen “fer’ane ya da tefer’ane” kelimesinden gelir. Kelimenin bu anlamı nedeniyle kibirlenen, zulüm yapan kişi için “adam firavunlaştı” denir. Kök anlamı dışında firavun kelimesinin sapma ve saptırma, bozulma ve başkalarını bozma, zarara girme ve zarara uğratma anlamında da yaygın bir kullanışı vardır. Buna göre her zalim, sapkın ve mütekebbir kişi FİRAVUNDUR. Benim bugün anlatmak istediğim, vermek istediğim mesaj Firavun tipinin özelikleridir. Onun içinde Kur’anda ayrıntılarıyla anlatılan Hz. Musa – Firavun kıssası üzerinde durmayacağım. Çünkü Kur’an tarihi olayları, bir tarih kitabı gibi belli bir olayı aktarma amacıyla değil; insanları uyarma, düşündürme, evrensel gerçekleri aktarma gibi amaçlarla konu edinir. Özü bakımından Hz. Muhammed’in karşısında yer alan kişilerle kökten değiştirmeyi amaçladığı toplumsal yapı, Hz. Musa döneminin Mısır’ından pek farklı olmadığı gibi, günümüzde dünyanın herhangi bir yerinde varlığını sürdüren İslam dışı bir toplumsal ve siyasi sistem de Mekke’dekinden çok farklı değildir. Firavuni toplumların en önemli özelliği; Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmeleridir. Firavunun ilahlık ve Rabblık iddiası, gerçekte Allah’ı ya da o toplumda varlığı kabul edilen ilahları yok saydığını değil, yeryüzünde kendisinden başka itaat edilecek, kanun koyacak, yönetecek güç tanımadığını ifade eder. Cahiliye toplulukları yoldan sapmış, Rabbin hidayetinden uzak kalmış, Allah’ın gazabını hak etmiş toplumlardır. Oysa Allah (c.c.) buyuruyor ki: “…Allah ile birlikte bir ilah mı var?” Neml- 60 “…iyi bilin ki yaratma da, emretme de yalnız O’nundur.” Araf- 54 “ gökten ve yerden size Allah’tan başka rızık veren herhangi bir yaratıcı var mıdır?” “ şüphesiz ki bu Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın, sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.” En’am- 153 Artık bazı insanların bağlı bulunduğu ve bazılarının da sıyrılıp uzaklaştığı Allah’ın belirlediği değerler kayboldu. Onların yerini “insan” ın kurduğu değerler aldı. Günümüz insanı hayatına yön verecek vahyi hayatından çıkarttı. Onlara göre; atalarımızdan, dedelerimizden miras aldığımız bir kültür. Onlar bu kitaba bağlı idiler; fakat bu kitabın bizim için bir bağlayıcılığı söz konusu değildir. Çünkü biz ayrı bir ümmetiz, başka bir nesiliz. İçinde bulunanların uygulanması kendilerinden istenen biz değiliz. Bizim bu kitapla ilgimiz kulaklarımızın pasını silmek için okuyup dinlemek… Fakat dikkatle düşünülecek, tefekkürü gerektirecek bir şey olmadığı gibi, ne günlük hayat ile ilgili hususlar da, ne düşünce hayatı, ne toplumsal hayat, ne siyasal hayat ile ilgili hallerde başvurulacak bir kitap değildir! Ancak Allah’ın yerine kendisini ilahlaştıran “insan” diyor ki; en büyük değer güçtür. Bu da ahireti göz önünde bulundurmaksızın dünya hayatında muktedir olmak için çalışmaktır. Bu ilkeleri ve ahlakı göz önünde bulundurmaksızın dünya hayatının zevk verici şeyleri ile oyalanmaktadır. Rabbimizden bize ulaşan vahyin yerine beşeri hevanın ölçülere kaynaklık etmeye başlaması ile ölçülerde de denge kalmadı. Bir zamanlar erdem diye görülen bir şey, bu gün bir alçaklık, düşüklük görülebiliyor. Bir zamanlar yerine getirilmesi gereken bir görev olarak görülen bir şey, bu gün görev olmaktan alabildiğine uzak olabiliyor. Peki, bu gün kendini her mülkün sahibi sayan, her konuda tek söz hakkı benim diyen kişiler yok mu? Mesela; medya patronları… İlahi gündemi saptırarak insanları lüzumsuz ve oyalayıcı, kafa karıştırıcı çoğu zaman da takva ve imanlarına saldırarak sinsi bir oyun oynuyorlar. Yargısız infaz ediyorlar. Üniversite rektörleri: haydi kızlar okula diyerek yeni bir nesli yetiştirecek kızlarımızı anne olmaktan çok sokaklara, dershanelere döküp boş bir amaç uğruna İslami bir terbiyeden yoksun bırakıyorlar. Sanki açılıp saçılmadan, İslam’a karşı gelmeden okunamazmış gibi… Allahın emrettiği bir görevi oku emrini kendi tekellerine alıyorlar. Okulları kendi mülkleri gibi sahipleniyorlar. Eğitim karşılığında dinlerini yaşamamalarını istiyorlar. Modacılar; insanların kılık kıyafetiyle uğraşarak, onları yönlendirerek, insanlara kendi tercihlerini, kendilerine yakışanı değil de, yakıştırılanı kullanmak zorunda bırakıyorlar. Rabbani vahyin insanlar üzerinde görülmesini engelliyorlar. Üstelik bunu kişi zorla değil, isteğiyle kabul ediyor.( ya da öyle zannediyor!) Rabbul Âlemin buyuruyor ki: “ Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” Maide 44 “ Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kâfirler hoş görmese bile…” Saff- 8 Fazilet ERYAVUZ |
| Fazilet Eryavuz |
| Bu yazı 114 kez okundu. |
Tefekkür Dergisi