| REÇETEMİ ELİME ALMAK İSTİYORUM! |
Kâbe; yüce Allah’ın işaret ettiği ve “Beytullah” olarak gösterdiği bir beldedir. Bu şu demektir; Allahu Teala’yı düşünce ve gönüllerinizin odak noktası yapıp, cismani yönünüzü Kâbe’ye doğru yöneltmektir. Kendinizi Kâbe’nin yanında durmuş, orayı tavaf etmek üzere olduğunuzu düşünün. Ne yaparsanız? Nasıl bir duruş çizerseniz? Sizce, hemen koşup Kâbe’nin duvarlarını öper misiniz? Bu çok duygusal bir davranış olur. Yoksa ellerinizle o duvarlara sürünüp ellerinizin ayasıyla kuvvetle duvara mı dayanırsınız? Bu da taşı kutsamak, ondan bir şey beklemek olur. Yoksa ağlar, ağlar o küp şeklinde olan duvarların tarihçesini mi düşünürsünüz? Bu da nostaljik takınmak olur. Gerçekten duruşumuz ne olmalıdır? Çünkü orada yakaladığımız doğru duruş, tüm hayatımızı şekillendirebilir. Bu duruşu da yüce Rabb’imizin kendisinden öğrenelim. “Ben Müslümanım” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir” derken Rabb’imiz, bize bu şekilde olması gereken duruşumuzu gösterir. Teslimiyetin olmadığı yerde tavaflar, Kâbe duvarlarına dayanmalar, saatler süren gözyaşları ve o beldelerde durmak neyi ifade eder? Her hali ile haram beldeler, Tevhidi çağrıştırırken, şirk ile yoğrulmuş kalbin ve iradenle orada olmanın bir önemi yok. Tavaf, Rabb’inin otoritesinde toplanmak, Rabb’ini hayatının amacı yapmaktır. Hayattaki en önemli amacın, Rabb’in olmalıdır. Tüm çaba ve çırpınışların tek gayesi, Rabb’inin rızasını kazanmak olmalıdır. Madem Rabb’inin rızası için oralara gitmişsin, Rabb’ini yüceltmek en önemli çaban olmalıdır. Tavaf etmesen bile Kâbe’ye bakmak çok şey hatırlatmalıdır sana. Kur’anın tüm ifadeleri geçmelidir, gözlerinin önünden. Çünkü sen ile Rabb’in arasındaki tek bağdır. Aranızdaki tek anlaşma, ahitin şartlarıdır. Ayetler ile nasıl teslim olman gerektiğini anlarsın. Ve bu ayetlerin geçidini düşünürken, önderlerin olan peygamberlerinin Kâbe’ye bakış açılarını düşünmelisin. Onların teslimiyet şekli ile kendi duruşunu değerlendirmelisin. Sen oradasın. Dünya âleminde değil, başka bir âlemdesin. Seni yaratan Rabb’inin huzuruna çıkmış ya itaatini ya da asilliğini ifade edeceksin. İnsan, gönlünü ve bilincini Rabb’ine vermemişse oradaki duruşu bir başkadır. Çünkü oraya kendisi için gitmez. Oraya Rabb’ini hoşnut etmek, O’nun sevgisini kazanmak için gider. Ama insan suçlu ise, kendisi için gider. Affettirmek için. Rabb’i için oraya gidenin gözleri heyecanla büyür, parlar, gözler o kadar parlar ki tüm âlemi sanki içine almıştır. Bilinci uyanık ve teslim olmuş, yürek tüm sevgi ve güveniyle Rabb’ine kenetlenmiştir. Tüm sözleri sadakatle dile gelir. Her ifadesi emin, oturaklı ve samimidir. Dikkatini hiçbir şey çekmez. Ve bu yolda olmasından, Rabb’inin kendisine böyle izzetli bir fırsat vermesinden dolayı binlerce şükür eder. “Yemin ederim ki Allah’ımız bizim Rabb’imizdir, ben de O’na itaat edeceğim. Allahu Ekber!” İnsan, hiç o eli indirmek istemez. Hep o selam pozisyonunda kalmak ister. Ama hakikaten inanan insan, elini bir süre sonra indirmiş olsa bile, ahdini ve duruşunu asla indirmez. O sözün akabinde, duruşu ve bilinci o hal üzere devam eder. Gözlerindeki o samimiyet, kalbindeki o kararlılık daima süre gider. Aksi takdirde kendimize ve Rabb’imize ihanet etmiş oluruz. Allah muhafaza etsin! Kâbe’ye dirilmek, hayat bulmak için gideriz. Kendimize bir kez daha zulüm etmek, ihanet için gitmek istemeyiz. O halde gelin Kâbe’den ne anladığımızı bir kez daha gözden geçirelim. Gördüm ve geldim yerine, gördüm ve dirildim diyelim. Kâbe ile verilen Tevhid atmosferine girelim, ciğerlerimizin son hücrelerine kadar o havayı içimize çekelim. Ki biz de hanif olalım. Böylece Rabb’imizin iradesi olan Müslümanlığa kavuşalım. Hepimizin ihtiyacı olan bu reçete değil mi? |
| Zeynep Işık |
| Bu yazı 106 kez okundu. |
Tefekkür Dergisi