
Medine’de, İslam öncesinde, farklı zamanlarda kurulan dört ayrı çarşı vardı. Bunlardan biri Rûme kuyusu çevresindeki yerleşim biriminde yer alan Zebale çarşısıydı. İkinci çarşı Kaynuka bölgesinde yer alıyor ve El-Cisr çarşısı olarak anılıyordu. Üçüncü çarşı el-Asbah bölgesinde, dördüncü çarşı ise İbn Hayyeyn denilen sokak üzerinde yer alıyordu. Çarşıların kontrolü büyük oranda Yahudilerin elindeydi. Pazar faaliyetlerini onlar kontrol ediyor, pazaryerinin kira bedelini onlar topluyorlardı.
Rasulullah bu tekeli kırmak ve Müslümanların daha rahat ticarî faaliyetlerde bulunmalarını sağlamak için yeni bir Pazaryeri tahsisine karar verdi. Bakiî’ü’z Zübeyir denilen yerde büyükçe bir çadır kurarak, buranın Müslümanların Pazaryeri olduğunu bildirdi. Fakat Nadîr Yahudilerinden Ka’b b. Eşref Öfkeyle gelip, elindeki bıçakla çadırın iplerini keserek, Rasulullah’ın kararını protesto etti. Rasulullah bir çatışma istemediği için, olayın üzerinde durmadı. Diğer bazı bölgeleri Pazaryeri olarak düşündüyse de Müslümanların değişik gerekçelerle bu yerlerin uygun olmadıklarını söylemeleri üzerine, daha uygun bir yer araştırmasına girişti. Birçok kez Yahudilere ait pazaryerlerine gidip, sistemin nasıl işlediğini inceledi. Daha sonra uygun bir yer belirleyip burayı Pazaryeri olarak ilan etti.
Ticarî faaliyetin canlanmasına imkân sağlamak için, Müslüman olmayan halkında bu Pazaryerini kullanmasını temin maksadıyla ticarî faaliyetten vergi alınmayacağını ilan etti. Ayrıca ticari faaliyetler bir düzene kavuşuncaya kadar sıklıkla Pazaryerine giderek işleri yakından takip etti. Hiç kimsenin hiçbir şekilde Pazaryerinde daha etkin konuma gelmesine müsaade etmedi.
Bir gün küçük bir barakanın inşa edildiğini görünce kamu yararına açık bölgenin kişisel mülkiyete dönüşebileceğini düşünüp barakayı yıktırdı. Ayrıca bazı emir ve tavsiyelerle ticari faaliyetlere bir düzen vermeye çalıştı. Pazar yerinin dışındaki alış-verişleri doğru bulmadığını ilan etti. Piyasayı çeşitli oyun ve taktiklerle yükseltenleri eleştirip aşağıladı. Birisi pazarlık yaparken bir başkasının pazarlığa karışmasını veya pazarlığı kızıştırmasını yasakladı. Alırken ve satarken nazik olunmasını, hiç kimsenin hiç kimseye kaba davranmamasını istedi.
Pazaryerindeki her türlü ticari faaliyetin usulüne uygun yürütülmesine, güven ve dürüstlüğün esas olmasını hedefleyen Resullullah, Pazar teftişlerine uzun süre devam etti. Dürüst tüccarı övdü, insanları aldatan tüccarları aşağıladı. Bununla ilgili olarak şu örnek önemlidir: bir gün Pazaryerin de tahıl yığını gördü ve kontrol etti. Elini tahılın içine sokunca alt kısımlarının yaş olduğunu fark etti. Bunun sebebini sordu. Tahıl sahibi ürünün yağmurdan ıslandığını söyledi. Hâlbuki yalan söylüyordu. Rasulullah bunu anladı ve üstü kuru, altı yaş tahılın halkı aldatmak olduğunu, ticarette aldatanın Müslümanlarla birlikte olmayacağını bildirdi.
Yahudilerin sermayeyi elde tutma taktiği hala aynı şekilde devam ediyor. Paranın büyük bir silah olduğunu iyice kavramışlar. Sermayeyi elde tutmak için ise çeşitli teoriler geliştiriyorlar. Bu gün de olduğu gibi. İnsanı paranın kölesi yaptıktan sonra onu çok güzel kendi yolarında kullanıyorlar. Ama benim üstünde durmak istediğim konu Resulullah’ın geliştirmiş olduğu taktiktir. Onların sisteminin nasıl işlediğini iyice araştırdıktan sonra Müslümanların… Sermayesinin Müslümanlar arasında dönmesi için çeşitli girişimlerde bulunuyor ve hepside çok akıllıca.
Resulullah’ın açmış olduğu yeni pazardan yabancılarında faydalanması için vergi almamasında yine yabacı sermayeyi içeri akıtmakla Müslümanlara geri gelmesi ise gerçekten olağan üstü bir ticari zekânın belirtisidir. Eğer şimdiki Müslümanlarımız Resulullah’ın ticari zekâsını keşfedebilmiş olsalardı öyle sanıyorum ki bizler de asrı sadet döneminde olduğu gibi, maddi açıdan iyice kuvvetlenmiş olurduk.
KÂTİPLER VE TERCÜMANLAR
Risalet çağının Arapları arasında okur-yazar olan kimselerin sayısı oldukça azdı. Mekke’de okur-yazar olanların sayısı 20 civarındaydı. Üstelik Mekke Arap yarımadasının kültürel açıdan en gelişmiş yerleşim merkeziydi. Yarımadanın kültürel faaliyetleri Mekke’de düzenlenirdi. Doğal olarak Medine’deki okur-yazarların sayısı daha azdı. Ancak bu tespit sadece Araplarla ilgili olup, Yahudileri kapsamamaktadır. Medine’de ikamet eden Yahudiler arasında okur-yazarların sayısının çok daha yüksek olduğu kesindir.
Rasulullah ilahi hikmet gereği okur-yazar değildi. Zira onun okuryazar olmaması risaletin ilahiliğinin bir delili kılınmıştı. Kur’an ayetlerini, okuduğu kitaplardan yararlanarak kendisi yazıyor suçlamasıyla karşılaşmaması için, okuryazar olmaması ilahi iradenin tercihidir. Bu nedenle Resullullah kendinse vahyolunan ayetleri dahi yazamıyordu.
Ancak Mekke’de bulunduğu süre içerisinde vahyolunan ayetleri okuryazar müminlere yazdırmış ve böylelikle Kur’an’ın yazılı olarak korunmasını sağlamıştı. O günün şartlarında okur-yazar kimselere başka maksatla ihtiyaç duyulmamıştı. Fakat Medine’ye hicret edince ve bir toplum, bir siyasi organizasyon inşa edilmeye başlanınca, okuryazarlara ihtiyaç duyuldu. Artık sadece Kur’an ayetlerini yazılı hale getirmek için okur-yazarlara ihtiyaç hissedilmiyor; aynı zamanda resmi yazışmalar, mektuplar, anlaşmalar için de okuryazarlara ihtiyaç hissediliyordu.
Özellikle Medine döneminin sonraki yıllarında b u ihtiyaç daha da arttı ve Resullullah bazı sahabelerini, İslam devletlerinin kâtipleri olarak görevlendirdi. Bunların arasında Ebu Bekir, Amir b. Füheyre, Ubey b. Ka’b, Zeyd b. Sabit, Ali b. Ebu Talib, Ömer b. Hattab, Halid b. Said, Zübeyr b. Avam, Abdullah b. Revaha, Muhammed b. Mesleme, Muğire b. Şube ismi ilk planda hatırlanan kimselerdir. Bunlarında içerisinde özellikle Ubey b. Ka’b ve Zeyd b. Sabit kâtiplik görevini uzun süre yürüten kişiler oldular.
İslam devletinin inşası süresince sadece Arapça yeterli olmamış, anlaşma, resmi mektup veya bilgi alış-verişi için İbrani’ce bilenlere de ihtiyaç hissedilmişti. Çünkü Araplar dışında ilk yazışmalar Yahudilerle yapılmış ve Resullullah bu konuda bazı Yahudi okuryazarlara itimat etmek zorunda kalmıştı. Müslümanlar arasında İbrani’ce okuryazar olan yoktu.
Rasulullah, hem Yahudilere itimat etmek zorunda kalmamak ve hem de Yahudileri Müslümanların özel işlerinden haberdar etmemek için Zeyd b. Sabitten İbrani’ce ve Süryani’ce öğrenmesini istedi. Konuyla ilgili olarak Zeyd b. Sabit şunları anlatmıştır: “ Bir gün Resullullah “ bana yazılar geliyor. Ben bu yazıları rast gele birisine okutmak istemiyorum. Yazıları okuttuğum Yahudilere güvenmiyorum. Sen İbrani ve Süryani yazısını öğrenebilir misin?” dedi. “Evet, öğrenirim.” Dedim. Ve hemen çalışmaya başladım. Her iki dilde de okuryazar olmam için 17 gün yetti. Ondan sonra Rasulullah Yahudilerle herhangi bir şey görüşür de onu yazmak gerekirse, ben yazar ve okurdum.”…
Kaynak: Celalettin VATANDAŞ(MEDİNE DÖNEMİ)