Navigation


Tarih: 22 Mayıs 2012 Salı



ÜSTÜNLÜK SADECE ALLAH’A AİTTİR
ÜSTÜNLÜK SADECE ALLAH’A AİTTİR
 

          Hamd alemleri bu kadar güzel ve donanımlı yaratan Rabbimizedir.



Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi ve sevgisi bütün Resullerin, Nebilerin, Evliyaların Enbiyaların, sizin, bizim ve bütün inananların üzerine olsun. Özelde ise Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v) ya olsun.



          Değerli tefekkür okuyucuları! Gecen sayımızda Müslümanların çok arzulayıp istedikleri ama Allah’ın bir türlü izin vermediği savaştan bahsetmiştik ve demiştik ki; Allah (c.c) şartlar oluşana kadar savaşa izin vermedi, ama hicretten sonra şartlar oluştu ve Allah savaşmayla ilgili emirlerini gümbür, gümbür indirdi. Lakin Allah Resulünü rahatsız eden bir problem vardı;  neydi  bu problem?   Mekkeli ve Medineli Müslümanlar arasında itibarı diğer kimselere göre daha yüksek olanlar vardı. Mekkeli Müslümanlar için Ebu Bekir, Ömer, Medineli  Müslümanlar için  ise Sa’d b. Muaz söz konusu kimselerden bazılarıydı. Bu kimseler hal ve hareketleriyle, kimlik ve kişilikleriyle, sosyo-ekonomik konumlarıyla İslam öncesi dönemde sahip oldukları itibarlarını, Müslüman olduktan sonra da olumlu özellikleri nedeniyle devam ettirmişlerdi. Kendileri istemeseler ve hatta karşı çıkıyor olsalar bile, Müslüman halk tarafından herhangi bir Müslüman gibi algılanmıyorlardı. Seçkin bir konumda bulunuyorlardı.  Müslümanların bu kimselerin komutasında savaşa çıkmalarında bir problem yoktu. Lakin Müslümanlar içinde öyle kimseler vardı ki, bunlar  köle geçmişleri, yoksullukları, fiziksel zayıflıkları nedeniyle halk arasında itibarlı kimseler değillerdi. Bu  durum açıkça dile getirilmese bile  gerçekte böyleydi.  Hatta açıkça dile getirildiği de oluyordu . Ebu Zerr  bir gün bir şeyden dolayı kızdığı Bilal’e  siyah kadının oğlu diye renginden dolayı ırkını kınamıştı. Bu değerlendirme kesinlikle cahili bir değerlendirmeydi, çünkü Allah Resulü Ebu Zerr’i kınamış sende cahilliye kırıntıları var diyerek onu uyarmıştı.



   Allah (c.c)ın asla kabul etmediği bir şeydir. İnsanları renginden, ırkından, fakirliğinden vs dolayı küçük görmek. Daha sonra inecek olan ayetler üstünlüğün, değerin, itibarın Allah’tan çok sakınana ve onun sevgisini talep edip bu uğurda elinden gelen bütün gücüyle mücadele verenlere ait olduğu bildirilecekti. O ayetler indi sahabeler ayetteki mesajı almaları gerektiği şekilde aldılar. Bakara suresinde Allah (c.c) şöyle buyuruyor “onlar bir ümmetti geldi geçti, onların kazandığı onlara sizin kazandığınız size.”  Onların kazandığı onlara, bakalım biz neler kazanıyoruz kendimizi ve nefsimizde olanı bir test edelim.



   Ben de bu ayetten yola çıkarak diyorum ki,  hala içimizde mevki ve makamıyla etrafa üstünlük sağlamaya çalışanlarımız var. Bunlar ben Müslüman’ım demese sorun yok ama bunlar ben Müslüman’ım diyor sonra da özel olmak istiyorlar. (Müslüman zaten özeldir Rabbi katında, yeter ki ona kul olsun.) Yada bizler kendi nefsimizde yenemediğimiz benlik (üstünlük) duygularımızı beslesinler istiyoruz bu yapılmayınca İslam’dan, Müslümanlardan uzaklaşıyoruz. Oysaki benlik, üstünlük duygusundan dolayı şeytan Allah‘ın lanetini kazanmıştı. Bilinçli bir Müslüman ne kendinde böyle bir duygunun gelişmesine izin verir ne de böyle  beklentisi olan kişilerin beklentilerine cevap verir. Bilakis bu tür beklentisi olan kişileri uyarmak ve böylesi cahili duygu ve düşünceleri kınamakla sorumludur. Toplumumuzda sıkça şahit olmuşuzdur. Kürtler Türklere, Türkler Kürtlere ve yahut Araplar Kürt, Türk fark etmez kendi ırkından olmayanı, lüks semtlerde oturanlar kenar mahallede oturanı, öğretmense çöpçüyü, müdürse memurunu, fabrikatörse elinin altındaki işçisini, okumuş hele de iyi bir üniversite okumuşsa okumayanı, okuyamayanı, kendi güzelse güzel olmayanı herkes kendince birilerini aşağılar. Bu kesinlikle  İslam’ın kabul etmediği bir şeydir.  



 Hucurat suresi 13.ayette Allah (c.c) İnsanların bir erkek ve bir kadından türediğini ve Allah’tan hakkıyla kim sakınırsa üstün olanın bu kişiler olduğunu açıklıyor. Benlik duygusu öyle bir duygudur ki, odunun ateşi yediği gibi insanın insanlığını, salih amellerini yer bitirir. İnsan arakasını dönüp baktığında beslediği bu duygunun kendisine verdiği zararı fark eder, lakin iş işten geçmiş olur. Ümidim Müslümanım diyen bütün Müslümanların varsa şeytana açık bıraktığı böyle bir kapı, hemen kapatmasıdır. Ve bunu asla aklından çıkarmamasıdır. “Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır”. O sizin ayağınızı doğruluktan kaydırmak ister.                           



                                                                                                                             (yasin/60.)



          Konumuza dönüp kaldığımız yerden devam edelim. Resulullah bir çok kez hatırlatmada bulunmuştur. “başı kuru üzüm tanesi gibi bir Habeşli bile idareci olsa ona itaat edin, kim idarecisini beğenmiyor olsa bile sabretsin, şunu bilin ki idarecisinin emirlerinden  bir karış dışarı çıkarsa cahilliye ölümüyle ölür.Bir köle bile olsa size yönetici olarak tayin edilmişse, sizi Allah‘ın kitabına göre yönettikçe ona itaat edin” sevse de sevmese de Müslüman bir kimsenin dinleyip itaat etmesi gerekir, ancak isyan emredilmesi bundan istisnadır. Eğer isyan emredilirse buna itaat yoktur.”



    Bilal,  Ammar,  Zeyd b. Harise ve başta suffe topluluğu olmak üzere (daha önceki sayımızda suffe halkından bahsetmiştik onların evsiz barksız kaldıklarını ve çok yoksul olduklarını yazmıştık)  diğerleri Müslüman halkın önemsemediği kimselerdi. Onları birer arkadaş, komşu olarak kabul etmekte problem yoktu, ama kendisine saygı duydukları bazı itibarlı kimseler varken, bu kimselerin emir ve komutası altında olmaktan hoşlanmayacak kimselerin bulunduğu da kesindi. Allah Resulü bütün bu detayları inceleyip çözüme ulaştırmaya çalıştı. Müslümanların psikolojisini buna hazırladı. Çünkü Allah Resulü bir komutan seçip ordunun başına tayin edecekse bunu o işi en iyi yapacak kişiye verirdi, bu kişi ilahi emanetin sorumluluğunu taşıyabilecek birisi olmasındandır. Bu Allah Resulünün ahlakıydı.İşi ehline verir ve ehil olan kişilerden istişare yapardı. İstişare hatasız yada az hatayla işin içinden çıkmayı sağlar. Müslümanların bu konuda çok hassas olmaları gereklidir.  O halde istişareyi hayatımızdan asla çıkarmamalıyız. Hiç ummadıkları kişilerin komutası altında savaşa katılabilirlerdi. Bu duruma hazır olmaları gerekliydi. Savaşmayı çok istiyorsunuz ama bütün nefsi hastalıklardan kendinizi soyutladınız mı, nefsi hastalıklardan kurtuldunuz mu?. Eğer kurtulduk diyorsanız, hazırız diyorsanız sizden önceki kavimlerin durumuna bir göz atın. Onlar da hazır olduklarını söylemiş ve kendilerine bir komutan tayin edilmesini istemişlerdi. Lakin onlara Allah (c.c) Talut’u  komutan olarak gönderdi ve sonuç;  “Allah  Talut’u size komutan tayin etti, dediği zaman onlar  ‘biz hükümranlığa ondan daha layık kimseler olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik konusunda geniş imkanlar verilmemiş birisi nasıl olur da  bizim hükümdarımız olur?’ Dediler. Peygamber dedi ki: Allah sizin başınıza onu seçti. O, bilgi ve cüsse bakımından size üstün kılındı. Allah hükümranlığı dilediğine verir. Allah’ın mülkü ve kudreti çok geniştir. O her şeyi ilmiyle kuşatan ve her şeyi bilendir. (Bakara/248)



           Bu ayet, Allah Resulünün endişesini göz önüne seriyor ve Müslümanların iç dünyalarını denetlemelerini  varsa böyle bir cahilliye kırıntısı temizlenmelerini, aksi takdirde kaybedenlerden olacaklarını hatırlatıyordu. Zaferin ancak Allah‘a hakkıyla itaat edilirse elde edileceğini akıllarında çıkarmamaları gerektiğini kalplerine iyice işliyordu.



           Değerli kutlu iz takipçileri inşallah  diğer sayılarımızda savaşla,  savaşın Müslümanlara kazandırdığı ve kaybettirdiği, olumlu ve olumsuz durumlarından bahsedeceğiz. Şimdilik Allah’a emanet olun.



 

 
Emine Güneş
Bu yazı 264 kez okundu.


Yorum Yaz

İsim :

Yorum: