| YANLIŞ BİR EVLİLİK |
|
Epeydir kapının önünde bekliyordu Ahmet. Elleri kapının kolu üzerinde, kapıyı açıp açmama kararsızlığındaydı. Ama içeri girmek zorundaydı. Karar vermişti bir kere, yeni bir ev tutmuştu, taşınacaktı. Bu duygularla kapıyı açmıştı bile. Soğuk ve karanlıktı içerisi, ayrıca sessiz. İki ay öncesine gitti aklı. Her akşam iş dönüşü adımını içeri atar atmaz, kızının kendisine doğru koşması, hemen arkasından ise oğlunun emekleyerek, bin bir güçlük ve çabayla gülümseyerek ona doğru ilerlemesi bütün sıkıntıları nasıl da unutturuyordu. Ahmet geçmiş ile şimdiki hali arasında yaşadığı duygu yoğunluğundan hala kapının girişinde olduğunu bile fark edememişti. Dış kapının kendi kendine kapanmasıyla irkilmişti. “Allah’ım bana sabır ver” diyerek ilk olarak çocukların odasına doğru ilerlemeye başladı. Onları çok özlediğini hissetmişti. Yerdeki oyuncakları tek tek yerden kaldırmaya başladı. Odanın köşesinde duran beşiğin içine sıraladı. Perdeyi araladı, şimdi içerisi daha aydınlıktı. Ve birden ağlamaya başlamıştı Ahmet. Olduğu yere çöktü. Hıçkırıklara boğuldu. “Hayır, hayır! Bu yuva yıkılmamalı, çocuklarıma yeniden kavuşmalıyım” diye haykırarak ağlamaya devam etti Ahmet. Evet, bu yuva yıkılmamalı, çocukları ve çocuklarının annesi eve dönmeliydi. Ama nasıl döneceklerdi ki? Karısının memleketine dönmesini Ahmet istemişti. “Git, git artık. Böyle yürümez bu evlilik. Git, ailenin yanına dön!” demişti. Hatta canından çok sevdiği çocukları da alıp gitmesini istemişti. Çünkü Ahmet’in çocuklarına olan zaafını kullanıyordu Şeyma. Artık iki çocuklarının olduğunu düşünerek, Ahmet’in onunla evliliğini devam ettirmek zorunda olduğunu düşünüyordu. Ve Ahmet bütün bunların farkındaydı. O yüzden “Çocukları da al git bu evden!” demişti. Ve onları yolcu ederken evlilik yüzüklerini de Şeyma’nın elleri arasına sıkıştırmıştı. Ve iki ay geçmişti bile. O iki ay, iki yıl gibi geldi Ahmet’e. Çocuklarının sesine hasretti. İkisini de çok özlemişti. Aslında Ahmet aklınca ders vermek için göndermişti onları memlekete. Acaba daha mı kötü olmuştu? Karısı hiç aramamıştı. Çocuklar nasıldı acaba? Ahmet de arayamazdı. Sabretmeliydi. Çünkü Şeyma suçluydu Ahmet’e göre. Suçlu olduğunu kabul edip, o pişmanlıkla aramasını bekliyordu. “Allah’ım bana sabır ver.” diyerek ağlamaya devam etti. “Böyle olmamalıydı. Ama neden? Ne istedinse yaptım. İsyankâr davranışlarına katlandım. Kanaatkârsızlığına dayandım. Sabahtan akşama kadar ya alışveriş merkezlerinde para harcarken ya da evde akşama kadar televizyon izleyip her şeye ilgisiz kalmana kadar, her şeyine katlandım. Her tartışmamız sırasında bağırıp çağırmana, konu komşuya rezil oluşumuza aldırmamaya çalıştım. Sana bir kez olsun elimi kaldırmadım. Her şeye rağmen kavga ile ayrıldığım evimize, akşam gülümseyerek geldim. Ama seni hiç mutlu edemedim. Sen de zaten mutlu olmak için hiç uğraşmadın. Arkadaşlarımın eşleriyle tanıştırdım, onlarla beraber olursan sıkılmazsın, mutlu olursun diye düşündüm. Ama sen onları da beğenmedin. Yok zengin değillermiş, yok arkadaşların da senin gibi züğürt diye kimseleri de beğendiremedim. Seninle ortak fikirlere sahip olduğumuzu zannetmem, ne büyük yanlışmış. Namazı terk edip, başörtünde ve tesettüründe dahi yanlış tavırlara girdin. Meğer zaten böyleymişsin. Seni nasıl tanıyamamışım. Ah Allah’ım! Meğer hep dış görünüşü ile güzelliğiyle ilgilenmişim.” Başını kaldırdı Ahmet ve ayağa kalktı. O her şeye rağmen, çocukların geleceği ve ahreti için bu evliliğin yürütülmesi gerektiğine inanan bir babaydı. Her şeye yeniden başlayıp, hataları düzeltmek için ne yapması gerekiyorsa hazırdı. Ama onun böyle düşünmesi yeterli değildi ki. Şeyma dönse de hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyordu. Neyse!.. Buraya eşyaları toparlamaya gelmişti. Bu binadan taşınmalıydı. Çünkü her kavgaları sırasında konu komşu kapıda iyi bir reklam olmuşlardı. Komşularının yüzüne bakacak durumda değildi. Evet, evet buradan taşınmalıydı. Eninde sonunda karısı çocukları alıp dönmeliydi. Yeni bir evde her şeye yeniden başlanabilirdi. Başka şansı yoktu. Şeyma’nın babasını çok iyi tanıyordu. Babası boşanmalarına razı olmazdı. Hem zaten Ahmet’i çok seviyordu. Hep suçun büyük kısmının kızına ait olduğunu söyler dururdu. “Ah Şeyma! Küçükken de böyleydin. Ya ağlayarak, ya da kapıyı yüzümüze çarpar çıkardın, isteklerini yerine getirmek için. İsteklerin de hiç bitmezdi. Hep doyumsuzdun.” diye çıkışırdı Şeyma’ya. “Ah! Şu annesi yok mu şu annesi? Bir yol gösterse, dinleyecek de. Kadın hepten aklını karıştırıp gönderirse?” diye endişelendi Ahmet. Çok mutsuzdu Ahmet çok. Kim isterdi yok yere evinin, yuvasının yıkılıp yok olmasını? Hele de Ahmet? O, Allah için evlendiği eşiyle, Allah yolunda beraber sağlam adımlarla ilerlemeyi, çocuklarını Allah için Salih birer evlat olarak yetiştirmeyi arzulamıştı. Ama hepsi hayal olmuştu Ahmet için. Yoktu artık böyle şeyler. “Pişman olup dönsün de, kavgasız, gürültüsüz devam edelim de, hele şu çocuklar bir büyüsün de…” diye mırıldandı Ahmet. Akşam ezanı okunuyordu. Evde ne kadar oyalandığını fark etti. Oysa birkaç güne kadar evini taşıması gerekiyordu. Sözde birkaç eşya toplamaya gelmişti. “Neyse bari namazımı kılayım.” dedi Ahmet. Salona geçti. Bir anda yine çok şey hatırlamıştı. Şiddetli geçimsizliğin rengiydi duvara vuran. Yerdeki halılar bile solmuş eskimişti sanki 3 yılda. Koltuk ve kanepeler, dolaplar, sehpalar, sandalyeler hepsi ümitsiz bir bekleyiştelerdi adeta. Oysa değil 3 yıl, 40 yıl aynı yastığa baş koyanlardan olmak isterdi hep Ahmet. Yine hüzünlendi. Bir an Allah’a daha da yakınlaştığını hissetti. Gözü seccadeyi aradı. Bulamayınca, aklına çekmecelerdeki nakışlı, çeyizlik seccadeler geldi. Çekmeceyi çekti en sadesini seçmeye çalıştı. “Ah Şeyma! Şunlarda bir namaz kılsaydın bari. Namaz kılsaydın, Rabbine sığınsaydın. Belki bu kadar dünyalık olmazdın. Doyumsuzluğun azalır, hırçınlığın giderdi ve biz de bu kadar çatışıp durmazdık.” diye sitem etti. Ahmet namaza durmuştu. Sığınacak, sarsılmaz kapının Rabbinin yanı olduğunu biliyordu. Bir huzur sarmıştı bedenini namaz esnasında. O, bu evde, hatta şu koca dünyada yalnız değildi. Rabbi onunla beraberdi. Alnını seccadeye koydu, mağfiret diledi. Bu evde yaşanan geçimsizliğin sebebi olmaktan Allah’a sığındı. Şeyma, hala onun eşiydi. Onun için de dua etti, mağfiret diledi Allah’tan. Geç olmuştu. Bu saatte eşya toparlamanın bir anlamı yoktu. Zaten toparlayacak bir morale de sahip değildi. “Annem merak eder. Zavallı Annem nasıl da üzülüyor olayların gidişatına.” diye söylendi. Oysa “Şeyma’nın sevmedikleri” diye bir liste yapılsa en başına Ahmet’in zavallı annesinin ismi yazılırdı. Bir gelin kaynanasından bu kadar mı nefret ederdi? Ve her şeye rağmen o kaynana gelininin böyle apar topar gönderilişine ve torunlarına ne de çok üzülüyordu. Üzüntüsünden olsa gerek evi toparlamak için Ahmet yardım istediğinde “Benim gönlüm dayanmaz öyle.” demişti. “Ah anacığım, ah! Hiç senin yanına gelmek istemiyordu ki!. Hadi bu akşam da annemlere gidelim, dediğim zaman kıyametler kopardı. Annem ile babam aylardır torunlarını görmüyorlardı. Duyan da “ayrı bir memlekette misiniz?” diye soracak. Ah Şeyma! Meğer ben nelerine katlanmışım senin.” Ahmet yine çok şey hatırlamıştı. Söylene söylene ilerliyor, bir yandan ışıkları söndürüyordu. Dış kapıyı açtı, ayakkabılarını giydi. Son bir kez içeri doğru baktı. Kapkaranlıktı her taraf. Tıpkı 3 yıllık geçmişi gibi. Hayatı da böyle kararmıştı yanlış bir evlilikle. Kötü hatıralar vardı o karanlıkların içinde. İyi olan iki şey vardı hayatında: Kızı ve oğlu. Onlara da yeniden ve en kısa zamanda kavuşmanın ümidiyle kapattı kapıyı. |
| Nurcan Haydaranlı |
| Bu yazı 366 kez okundu. |
| Yorumlar |
| mehmet Yazdı: öyküler üzerinden durarak bu alanda derinleşmeniz gerektiğini kanaatindeyim bu alanda var olan bir eksikliğin tamamlanması adına güzel olur diye düşünüyorum... |
Tefekkür Dergisi