Bizim aile arkadaşlık ilişkilerine fevkalade önem verir. Arada bir de olsa eşim yemeğe arkadaşlarını davet eder. Tabii burada tüm stresi benim çektiğimi takdir edersiniz. Yorulurum, çabalarım ama ben de misafiri pek severim. Hele de yaptıklarınızı takdir eden misafirlerse baş göz üstüne! Her zaman beklerim. Aldığımız aile terbiyesi de bunu gerektiriyor zaten. Misafir veli nimettir! Evin bereketi, neşesi, bilumum hareketidir! Neyse efenim, konumuz yemek daveti ya sadede geleyim. Eşim yine bir grup arkadaş getireceğini haber verdiğinde akşama sadece iki saat vardı! Hani adamakıllı bir şeyler hazırlamak istesem, vakit çok dar! Uyduruk bir şeyler yapmak da bana göre değil! Hani olur ki, kazara bir iltifat eden çıkar! Ee, hak etmek lazım di mi ya? Gerçi henüz bu kazayı yapan olmadı ya neyse. Hemen koşuşturmaya ve dahi paniklemeye başladım tabii. Büyük oğlumu hemen markete gönderip, iki paket yufka almasını öğütledim. İç malzemesini de hazırlamaya, bir yandan cacıktı, salataydı, çorbaydı maratona başladım. Bir yandan da kızıma yüksek emirlerimi yağdırıyordum. "Çabuk odanızı topla! Kanepe örtülerini düzelt! Sehpaların tozunu almayı unutma ha!" Zavallım, ne yapsın, iki ayağını bir pabuca sığdıran annesine ( bendeniz oluyorum), bir şey söyleyemeyeceğini bildiğinden, benim gibi koşturmaya başladı. Söylendiğini görmezden geldim tabii. "Yine başladık! Ne var bu kadar strese girecek? Yap bir yemek olsun bitsin! Babam da misafir getirecek zamanı buldu. Yarın sınavım var benim. Nasıl çalışacağım ben?" Mutfağa geçip tabak- çanaklarla adeta kavga dövüş ederek yemek yapmaya giriştim. Saniyeleri hesaplayarak yemekleri hazırlamaya başladım. Övünmek gibi olmasın, ne kadar dar zamanda olursam olayım, zamanında efendinin önüne yemeklerimi indiririm. Misafirlerimi en iyi şekilde ağırlamak benim için çok önemli azizim! Şunun şurasında, "yemekler çok güzel olmuş" iltifatına aday adayıydım!. Yani, kem, küm erkeklerden almadım bu iltifatları canım. Benim samimi, can dostlarım öyle diyor! Olsun kadir kıymet bilen olduktan sonra. Yemekler pişe dursun, oğlumun marketten gelişi epey uzadı. Neredeyse akşam olacak ve ben, güzelim böreğimi daha fırına bile atamamıştım. Karizmayı çizdirtecek bu yaramaz! Hani zamanında hazır olacak ya yemek. İç malzemesi hazır ve nazır bekliyorken, bir yandan da saate göz atıyordum. Diğer yemekler neredeyse hazırdı. Bu da beni biraz olsun rahatlatıyordu. Arada gelen telefon konuşmalarını, kısa kesmeye çalışıyordum. Ama Kötü alıştırmışım, bir türlü bitiremiyorlar sohbeti. Oh olsun! Alıştırmasaydın böyle. Neyse canım, böylesi durumlarla baş edebilecek kadar tecrübeliydim. "Hayatım ocakta yemeğim var bir bakıvereceğim." "Ne, yine mi yemeğe misafir var?" Sanki kendi yaşıyor bu hengâmeyi. "Aa, öyle deme, misafiri severim ben. Her zaman gelsinler hiç rahatsız olmam." Yorulmadığımı inkâr etmiyorum bak! "Ay! Bari bir iltifatı çok görmeseler! Bunca zahmete deyse ya!" şimdi bu kadim acıları hatırlatmazsan olmaz mıydı? Moralimin bozulmaması lazım. Yemeğin lezzetine sirayet eder sonra, bak o zaman bozuşuruz! Nazikçe telefonu kapadıktan sonra çalan kapıyı açtım. Firari oğlum nihayet eve gelmişti. Hemen verip veriştirmeye başladım tabii, hiç kaçar mı bu fırsat? "Nerde kaldın bakiim? Misafir neredeyse gelecek, biz beyefendinin keyfini bekliyoruz!" "Anne, benim suçum yok! Markette yufka kalmamış. Tekrar istetip getirtene kadar geciktim!" Ah! Canım, keşke böyle makineli tüfek gibi döktürmeden önce bir dinleyiverseydim. Ama hiç bozuntuya vermedim. "Hep yaptığın gibi sokakta oyuna daldın sandım ne yapiyim?" " Bu kez değil anne." "Tamam, tamam, hadi koş derslerinin başına marş, marş." Eee, ben ne duruyorum? Hemen iş başına tabii. Börek, harika kokular yayarak fırından çıktığında derin bir nefes aldım. Bu kez de yetiştirmiştim yemeklerimi. Kanepeye, boş bir çuval gibi yığılsam da, içim huzurluydu ya. Aa, bir de ne göreyim? Mutfakta olmamın verdiği rahatlıkla bizim küçükler evi, hallaç pamuğu gibi dağıtmamışlar mı? Valla! Bu saatten sonra temizlik falan yapamam! Misafirlerin odası temizdi neyse ki. Bir süre sonra misafirler geldiler. Akşam namazından sonra yemek yenecekti. Namaz sonrası yine bir koşturmaca ki sormayın! "Anne, biz acıktık!" diye vızıldanan çocuklar, "yemek hazırsa alalım" diyen eşimden hangisine önce ulaşayım şaşırdım. Ama ben alışkındım değil mi ya. "Yemek, yemek isteyen bana yardım edecek, yok öyle bedava lokma!" diyerek çocukları yardıma mecbur ettim. Ee, yoksa hiç anlayacakları yoktu. Sofralar kuruldu. Yemek sırasında, oğlum içeri girip "anne bu böreğin adı ne?" diye sordu. "ne yapacaksın böreğin adını? Ye işte." "Anne, ben sormuyorum. Misafirimiz soruyor!" diyince içimde bir umut ışığı yandı! "hah! İşte yemeğin hakkını verecek kadirşinas biri!" diye geçirdim içimden. Ee, yani hakkımı yememek lazım. Pek leziz yapmışım canım! "Nemse böreği dersin." Dedim. "Nemse böreğimi? Ne değişik isim. Kim koymuş bu ismi?" "Ne bileyim ben oğlum? Yemek kitaplarında öyle yazıyor!" oğlum tekrar babasının yanına döndü. Biraz sonra tekrar geldi. "Anne bu börek nerenin yemeği?" Hayda, bu da nerden çıktı? Az bir şey düşündüm. Ama ben de nerenin böreği olduğunu bilmiyordum. Böreğin memleketlisi de olur muydu? "Bilmiyorum." dedim, başımdan savdım. Ama yanılmışım. Az sonra tekrar damladı oğlum. "Anne, her memleketin bir yemeği varmış. Bu börek te bir yerlerin özel böreği olmalıymış, diyo amca." demez mi? Ay! Fıttıracağım! Ne olmuş yani, nerenin böreği olduğunu bilmiyorsam. İlla da bir yere ait olacaksa "bu benim spesiyal yemeğim dersin oğlum!" dedim. "O ne demek anne?" "Sen git babana öyle söyle, o anlar!" Bir bizim oda, bir babasının odasına gidip gelmekten bitap düşmüştü oğlum. Ama hala onlar böreğin nereli olduğunu, spesiyalin ne demek olduğunu anlamak için durmadan soru üstüne soru gönderiyorlar! Yani şöyle adamakıllı, güzel bir iltifat etmek bu kadar zor muydu kardeşim? İşi yokuşa sürmenin ne âlemi var? " Eline sağlık yenge!" diyiverseler, bu sorgu sualden daha evla değil miydi? Ama yok. İltifat etmek, bizim canım kültürümüzde yoktur efenim! Ne o öyle iltifat dilencisi gibi iltifat beklemeler. Yemeği yap denize at! İltifat etmeyen olursa balık eder! Yok ya, böyle değildi bu söz. Neyse, arif olan anlar! Velhasıl-ı kelam, bir yemek daha iltifat kazanamadan bitivermişti! Şimdi diyeceksiniz ki, ne var bunda bu kadar alınacak? O kadar önemli mi iltifat almak? Tabii ki değil! Ancak insan onore edilince daha bir şevkle çalışır misali, iltifat da nasıl desem yaptığının takdiri olunca değer kazanıyor. İnsan güzel bir şeyler başarmış olmanın hazzını yaşamak istiyor işte! Birlikten kuvvet doğar misali gibi, iltifattan da daha güzel hizmet doğar değil mi ama? Neyse canım, o kadar da taktığımı zannetmeyin! Ben ve benim gibi iltifat yoksunu hanımlar, yaramıza merhem olacak şeyleri de biliriz. Ne demişler "kimse sana iltifat etmezse, sen kendi kendine iltifat et azizim!" Hay, kalemine sağlık Erasmus'cuğum! Hani sen de olmasan, şu kadınların "iltifat" denen inceliği bekleyen halinden kimsenin haberi olmayacaktı!
 |