Navigation


Tarih: 06 Ekim 2008 Pazartesi



YEMEK DEYİP GEÇMEYİN!
YEMEK DEYİP GEÇMEYİN!
 

 



Bizim aile arkadaşlık ilişkilerine fevkalade önem verir. Arada bir
de olsa
eşim yemeğe arkadaşlarını davet eder. Tabii burada tüm stresi benim
çektiğimi takdir edersiniz. Yorulurum, çabalarım ama ben de misafiri pek
severim. Hele de yaptıklarınızı takdir eden misafirlerse baş göz üstüne! Her
zaman beklerim. Aldığımız aile terbiyesi de bunu gerektiriyor zaten. Misafir
veli nimettir! Evin bereketi, neşesi, bilumum hareketidir!
Neyse efenim, konumuz yemek daveti ya sadede geleyim. Eşim yine bir grup
arkadaş getireceğini haber verdiğinde akşama sadece iki saat vardı! Hani
adamakıllı bir şeyler hazırlamak istesem, vakit çok dar! Uyduruk bir şeyler
yapmak da bana göre değil! Hani olur ki, kazara bir iltifat eden çıkar! Ee,
hak etmek lazım di mi ya? Gerçi henüz bu kazayı yapan olmadı ya neyse.
Hemen koşuşturmaya ve dahi paniklemeye başladım tabii. Büyük oğlumu hemen
markete gönderip, iki paket yufka almasını öğütledim. İç malzemesini de
hazırlamaya, bir yandan cacıktı, salataydı, çorbaydı maratona başladım. Bir
yandan da kızıma yüksek emirlerimi yağdırıyordum. "Çabuk odanızı topla!
Kanepe örtülerini düzelt! Sehpaların tozunu almayı unutma ha!" Zavallım, ne
yapsın, iki ayağını bir pabuca sığdıran annesine ( bendeniz oluyorum), bir
şey söyleyemeyeceğini bildiğinden, benim gibi koşturmaya başladı.
Söylendiğini görmezden geldim tabii. "Yine başladık! Ne var bu kadar strese
girecek? Yap bir yemek olsun bitsin! Babam da misafir getirecek zamanı
buldu. Yarın sınavım var benim. Nasıl çalışacağım ben?"
Mutfağa geçip tabak- çanaklarla adeta kavga dövüş ederek yemek yapmaya
giriştim. Saniyeleri hesaplayarak yemekleri hazırlamaya başladım. Övünmek
gibi olmasın, ne kadar dar zamanda olursam olayım, zamanında efendinin önüne
yemeklerimi indiririm. Misafirlerimi en iyi şekilde ağırlamak benim için çok
önemli azizim! Şunun şurasında, "yemekler çok güzel olmuş" iltifatına aday
adayıydım!. Yani, kem, küm erkeklerden almadım bu iltifatları canım. Benim
samimi, can dostlarım öyle diyor! Olsun kadir kıymet bilen olduktan sonra.
Yemekler pişe dursun, oğlumun marketten gelişi epey uzadı. Neredeyse akşam
olacak ve ben, güzelim böreğimi daha fırına bile atamamıştım. Karizmayı
çizdirtecek bu yaramaz! Hani zamanında hazır olacak ya yemek. İç malzemesi
hazır ve nazır bekliyorken, bir yandan da saate göz atıyordum. Diğer
yemekler neredeyse hazırdı. Bu da beni biraz olsun rahatlatıyordu. Arada
gelen telefon konuşmalarını, kısa kesmeye çalışıyordum. Ama Kötü
alıştırmışım, bir türlü bitiremiyorlar sohbeti. Oh olsun! Alıştırmasaydın
böyle. Neyse canım, böylesi durumlarla baş edebilecek kadar tecrübeliydim.
"Hayatım ocakta yemeğim var bir bakıvereceğim." "Ne, yine mi yemeğe misafir
var?" Sanki kendi yaşıyor bu hengâmeyi. "Aa, öyle deme, misafiri severim
ben. Her zaman gelsinler hiç rahatsız olmam." Yorulmadığımı inkâr etmiyorum
bak! "Ay! Bari bir iltifatı çok görmeseler! Bunca zahmete deyse ya!" şimdi
bu kadim acıları hatırlatmazsan olmaz mıydı? Moralimin bozulmaması lazım.
Yemeğin lezzetine sirayet eder sonra, bak o zaman bozuşuruz! Nazikçe
telefonu kapadıktan sonra çalan kapıyı açtım. Firari oğlum nihayet eve
gelmişti. Hemen verip veriştirmeye başladım tabii, hiç kaçar mı bu fırsat?
"Nerde kaldın bakiim? Misafir neredeyse gelecek, biz beyefendinin keyfini
bekliyoruz!" "Anne, benim suçum yok! Markette yufka kalmamış. Tekrar istetip
getirtene kadar geciktim!" Ah! Canım, keşke böyle makineli tüfek gibi
döktürmeden önce bir dinleyiverseydim. Ama hiç bozuntuya vermedim. "Hep
yaptığın gibi sokakta oyuna daldın sandım ne yapiyim?" " Bu kez değil anne."
"Tamam, tamam, hadi koş derslerinin başına marş, marş." Eee, ben ne
duruyorum? Hemen iş başına tabii.
Börek, harika kokular yayarak fırından çıktığında derin bir nefes aldım. Bu
kez de yetiştirmiştim yemeklerimi. Kanepeye, boş bir çuval gibi yığılsam da,
içim huzurluydu ya.
Aa, bir de ne göreyim? Mutfakta olmamın verdiği rahatlıkla bizim küçükler
evi, hallaç pamuğu gibi dağıtmamışlar mı? Valla! Bu saatten sonra temizlik
falan yapamam! Misafirlerin odası temizdi neyse ki. Bir süre sonra
misafirler geldiler. Akşam namazından sonra yemek yenecekti. Namaz sonrası
yine bir koşturmaca ki sormayın!
"Anne, biz acıktık!" diye vızıldanan çocuklar, "yemek hazırsa alalım" diyen
eşimden hangisine önce ulaşayım şaşırdım. Ama ben alışkındım değil mi ya.
"Yemek, yemek isteyen bana yardım edecek, yok öyle bedava lokma!" diyerek
çocukları yardıma mecbur ettim. Ee, yoksa hiç anlayacakları yoktu. Sofralar
kuruldu. Yemek sırasında, oğlum içeri girip "anne bu böreğin adı ne?" diye
sordu. "ne yapacaksın böreğin adını? Ye işte." "Anne, ben sormuyorum.
Misafirimiz soruyor!" diyince içimde bir umut ışığı yandı! "hah! İşte
yemeğin hakkını verecek kadirşinas biri!" diye geçirdim içimden. Ee, yani
hakkımı yememek lazım. Pek leziz yapmışım canım! "Nemse böreği dersin."
Dedim. "Nemse böreğimi? Ne değişik isim. Kim koymuş bu ismi?" "Ne bileyim
ben oğlum? Yemek kitaplarında öyle yazıyor!" oğlum tekrar babasının yanına
döndü.
Biraz sonra tekrar geldi. "Anne bu börek nerenin yemeği?" Hayda, bu da
nerden çıktı? Az bir şey düşündüm. Ama ben de nerenin böreği olduğunu
bilmiyordum. Böreğin memleketlisi de olur muydu? "Bilmiyorum." dedim,
başımdan savdım. Ama yanılmışım. Az sonra tekrar damladı oğlum. "Anne, her
memleketin bir yemeği varmış. Bu börek te bir yerlerin özel böreği
olmalıymış, diyo amca." demez mi? Ay! Fıttıracağım! Ne olmuş yani, nerenin
böreği olduğunu bilmiyorsam. İlla da bir yere ait olacaksa "bu benim
spesiyal yemeğim dersin oğlum!" dedim. "O ne demek anne?" "Sen git babana
öyle söyle, o anlar!"
Bir bizim oda, bir babasının odasına gidip gelmekten bitap düşmüştü oğlum.
Ama hala onlar böreğin nereli olduğunu, spesiyalin ne demek olduğunu anlamak
için durmadan soru üstüne soru gönderiyorlar! Yani şöyle adamakıllı, güzel
bir iltifat etmek bu kadar zor muydu kardeşim? İşi yokuşa sürmenin ne âlemi
var? " Eline sağlık yenge!" diyiverseler, bu sorgu sualden daha evla değil
miydi? Ama yok. İltifat etmek, bizim canım kültürümüzde yoktur efenim! Ne o
öyle iltifat dilencisi gibi iltifat beklemeler. Yemeği yap denize at!
İltifat etmeyen olursa balık eder! Yok ya, böyle değildi bu söz. Neyse,
arif olan anlar!
Velhasıl-ı kelam, bir yemek daha iltifat kazanamadan bitivermişti! Şimdi
diyeceksiniz ki, ne var bunda bu kadar alınacak? O kadar önemli mi iltifat
almak? Tabii ki değil! Ancak insan onore edilince daha bir şevkle çalışır
misali, iltifat da nasıl desem yaptığının takdiri olunca değer kazanıyor.
İnsan güzel bir şeyler başarmış olmanın hazzını yaşamak istiyor işte!
Birlikten kuvvet doğar misali gibi, iltifattan da daha güzel hizmet doğar
değil mi ama? Neyse canım, o kadar da taktığımı zannetmeyin! Ben ve benim
gibi iltifat yoksunu hanımlar, yaramıza merhem olacak şeyleri de biliriz. Ne
demişler "kimse sana iltifat etmezse, sen kendi kendine iltifat et azizim!"
Hay, kalemine sağlık Erasmus'cuğum! Hani sen de olmasan, şu kadınların
"iltifat" denen inceliği bekleyen halinden kimsenin haberi olmayacaktı!

 

 
Şeyda Hekimoğlu
Bu yazı 163 kez okundu.


Yorum Yaz

İsim :

Yorum: