| ZİNCİRLERİ KIR, KANATLAN |
| Vahyin ışığında
EUZUBİLLAHİMİNEŞŞEYTANİRRACİM BİSMİLLAHİRRAHMANİRRRAHİM Hamd O Allah’a ki, O âlemlerin Rabbi, Rahim’i, Malik’i ve Hâkimidir. Hamd O Allah’a ki her hükmünde hikmetle hükmeder. Hamd O Allah’a ki gerçek başarının ne olduğunu ve nasıl elde edileceğini göstermiştir. Salât ve selam âlemlere rahmet olarak gönderilen müjdeci, uyarıcı ve kılavuzumuz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) efendimize, tüm peygamberlerimize, âline ashabına ve tüm iman, eden imanını salih amellerle ispatlayan ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlere olsun. (Âmin) “Ve insana gelince… ne zaman Rabbi O’nu (varlıkla) sınayıp, O’na ikram edecek olsa hemen ( Allah’ın kendisini desteklediğini düşünerek) “Rabbim bana ikram etti” der. Ne zaman da Rabbi onu (darlıkla) sınayıp, onun geçim alanını sınırlandıracak olsa bu kez de “Rabbim beni zelil etti” der. Asla! Bilakis siz yetime izzet ve ikram göstermiyorsunuz. Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz. Emeksiz kazancı (mirası) helal- haram demeden aç gözlülükle boğazınıza geçiriyorsunuz. Dahası ölçüsüz bir sevgiyle malı seviyorsunuz. Yoo, öyle yapmayın! Yeryüzü ard arda sürekli bir sarsılışla sarsılıp dümdüz olduğu zaman, Rabbinin (fermanı da) gelmiş ve melekler saf saf dizilmiş olacak. O gün Cehennem de ortaya getirilmiş olacak. O gün (sınavı kaybetmiş) insan (gerçeği ) itiraf edecek, ama bu itirafın hiçbir yararı olmayacak. O diyecek ki; “ Ah n’olaydım, keşke bu hayatım için hazırlık yapmış olaydım.” İşte o gün hiçbir kimse onun tattırdığı can yakıcı mahrumiyeti tattıramaz. Ve hiçbir kimse onun zabt ettiği gibi zabt edemez. (İmdi) ey (Allah’la) tatmin olmuş insanoğlu Rabbine, O’ndan razı olmuş ve O’nu razı etmiş olarak dön. Bunu ( başarman) halinde gir (sadık) kullarımın arasına, Ve gir Cennetime”(Fecr 15 – 30) Değerli Kardeşlerim, hablullah olarak gördüğümüz üç ayların manevi iklimine girmiş bulunduğumuz şu günlerin hepimize hayır, feyiz ve bereket getirmesi temennisindeyiz. Hablullah olarak gördüğümüz üç aylar bizleri yepyeni, kişilik ve azamet sahibi, kendi aslına- fıtratına dönenlerden kılması, insanlık potansiyelini Kuran’la doldurması dileğiyle… Üç ayları Resulullah’ın Hirasına bir farkla benzetebiliriz. Şöyle ki elimizde kimsenin bir harfini bile değiştiremeyeceği sağlam bir kitabımız ve onu açıklayıcı Resulullah’ın hayatı var. Allah Resulü Hira’da O’na nazil olacak Kur’an’ı taşıyabilecek bir yüreğe sahip olmuştu. Bizler de elimizdeki Allah kelamı ve Resul’ün örnek hayatı ile üç ayları bir Hira’ya dönüştürmeliyiz. Ki Ramazanda zirve yapan Kur’an eksenli bir kulluk bilincine Allah’ın izni, rahmeti ve yardımıyla erişebilelim inşaallah. Bu ayki ayetlerimiz Fecr suresinden. Fecr kelimesinin “f – c – r” kökü “ yarıp çıkmak” anlamına gelir. Hayır olanı ifade etmek için “fecr” kelimesi, şer olanı ifade etmek için “fücur” kelimesi kullanılır. Geceyi yardığı için sabaha ve toprağı yarıp çıktığı için artezyene fecr denir. İnsan kişiliğini yarıp parçaladığı için günaha da fücur denir (1) İçinde bulunduğumuz cahiliye karanlığını ancak fecirin ışıkları yok edecektir. Değerli Tefekkür dostları, nedense insanoğlu elinde bununla ilgili sahih bir bilgi olmasına rağmen Rabbinin kendisine verdiği ya da vermedikleriyle kendini kıyaslar, bunu Rabbi onu geniş ve bol rızıklarla rızıklandırırsa kendisinden razı, yok eğer rızkı – kısmeti daraltılmışsa kendisini sevmiyor olarak algılamıştır. Hâlbuki Hakk Teâlâ genişletmeyi de sıkmayı da birer imtihan olarak irade etmiştir. İnsanlık tarihi geniş mülk sahibi Hz. Süleyman (a.s.)’a da, hazinelerinin anahtarlarını, develerin yüklendiği yerin dibine geçirilen, Karun’a da şahid olmuştur. Ve yine aynı zamanda malca fakir peygamberlerden biri olan peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e de tanık olmuştur. Mal – mülk Allah’ın katında sevginin ya da razı olmanın işareti değildir. Buna rağmen Ebu Cehil mantığı hala sürüp gitmektedir. O Allah’ın kendisini sevdiğini düşünüyordu. Çünkü Allah kendisini sevmeseydi hiç mallar ve oğullar verir miydi? Allah’ın sevgisinin- razılığının göstergesi rızkın daraltıp genişletilmesi değil, bizim O’nun razılığı için yapıp ettiklerimizdir. Ama hayır! Sizler yapmanız gerekenlerle değil, farazi, delilsiz -mesnetsiz şeylerle oyalanıp duruyorsunuz. İstediğiniz Allah’ın rızası, desteği, yardımı ise o halde neden yetime izzet ikram etmiyorsunuz? Asıl erdem işte bu! Yetime izzet ikram! Dikkat ederseniz bu onları doyurmanın ötesinde olan bir durum. İzzetin, ikramın, hürmetin, makama- mevkiye, paraya gösterildiği dünyada, kimsesiz, sevgisiz, ilgisiz kalmış yetime izzet etmek, ikram etmek, ihtiram göstermek Rahman ve Rahim (merhametin ve sevginin sınırsız kaynağı) olan Allah’ın has kullarının meziyetidir ancak. Aynı şekilde yoksulu doyurmaya teşvik de karşılığın Allah’tan başkasından beklenemeyeceği erdemli davranışlardır. Hem siz doyurun hem de başkalarını da bu konuda teşvik edin. “ Mirası da helal haram demeden yiyorsunuz.” Mirasla birlikte tüm haksız kazançları da rahatça bu bağlamda algılamalıyız. Hassaten miras, ve devamında emeksiz ve haksız kazanç. Miras, eski ve yeni cahiliyyede yine hak sahiplerine verilmiyor. Birçok noktada hassasiyet gösteren kardeşlerimiz, miras konusuna gelince çok acımasız davranabiliyorlar. Hak arayışına lüzum olmayan bir konuda mecbur bırakılıp haklarını istedikleri için yalnız bırakılan birçok mağdur ve mağdureler var yaşadığımız toplumda. Bu mağdurların haklarını alamamaları, yalnız bırakılmaları, hatta horlanmaları gelip geçici dünya hayatı için büyük sıkıntılara sebebiyet vermektedir. Lakin bu gaspçı zihniyeti anlamakta güçlük çekiyoruz. Nasıl olur da kendi kanından canından olanlara haklarını vermez de kendi el koyabilir, hak olanın hak sahibine verilmesi ilahi bir talimatken, nasıl olur da insan kendine bu kadar acımasız olup zulmeder, karşılığında cehennemi satın alır. Femen yegmel miskale zerretin hayren yereh, ve men yegmel miskale zerretin şerren yereh. Kim zerre miktarı hayır-şer işlemişse onun karşılığını görecektir. Pek tabiî ki faiz, hile, dolandırıcılık, hırsızlık, kumar… şekliyle elde edilmiş kazançlarda bulunanlar yine Resulullah’ın “karınlarına ateş doldurmuşlardır.” Beyanının muhatabı olacaklardır. Tüm bunlar dünyevileşmenin ve nefsi ilah edinmenin habercisidir. Resulullah’ın ümmeti için korktuğu şeylerin başında şirk ve dünyevileşme arzusu vardı. Dünyayı sevenler ya da sevmeye başlayanlar paylaşmayı sevmezler. Ya da paylaşmamak için yığınlarca mazeretleri vardır. Âlemlere Rahmet, iki cihan serveri, kendi yoksulluğunu ve açlığını hiçbir zaman dert edinmedi, ama yoksun Müslümanların derdine hep üzülürdü. Bir defasında arpadan yapılmış basit bir yemeği onlarla paylaşmış ve “ Muhammed’in nefsi elinde olana yemin olsun ki, Muhammed’in evinde de bu gördüğünüzden başka bir şey yok.” Diyerek onlardan özür dilemişti. Suffede kalan Müslümanların ihtiyaçlarını, çocuklarının ihtiyaçlarından önde tutmuştur. Çok mütevazı bir hayat yaşayan ve çoğu zaman aç karınla oruç tutan Hz. Fatıma (r.a) bir gün babasından bir miktar eşya istemişti. Resulullah kızına bir takım dualar öğreterek, bunlarla Allah’tan yardım dilemesini söyledi ve “suffedeki Müslümanlar açlıktan iki büklüm bir halde dururken size nasıl olur da bir şeyler verebilirim!” dedi. “Allah’ı ve ahiret gününü umanlar için Resulullah en güzel örnektir.” buyuruyor ayeti celile. Resulullah’ı ne kadar çok örnek alırsak Allah’ı ve ahiret gününü de umabiliriz. Örnekliği o zamana ait bir meseleydi görüşünü savunanlar elbette ki, kendilerini aldatmış olurlar. “ dahası malı ölçüsüz bir sevgiyle seviyorsunuz.” Malı pek çok seviyorsunuz. Allah Teala “iqra” emri ile vahiy rahmetini kullarının kalbine ve eline inzal etmeye başladığı ilk yıllarda ( Mekke döneminde) muhataplarını geçici, konar göçer dünyaya bel bağlamamaları yönünde eğitti. İnsan nefsinin en çok sevdiği iki şey hususunda sürekli uyardı. Eğer bu iki şeyle Allah’ın dilediği tarza baş edebilirlerse hem dünya hem de ahiret onların olacaktı. Ama baş edemezlerse hem dünya hem de ahiret hüsran olacaktı. Bu iki şey; biri mal, diğeri rahatlık. Daha önce yine bir yazımızda Cüneydi Bağdadi’nin sözünü belirttiğimiz gibi “Aslolan mala sahip olmamak değil, malın bize sahip olmasına izin vermemektir. Allah bizden nefsimizi öldürmemizi değil, onu terbiye etmemizi istemiştir. Nitekim insan fıtratıyla Kur’an hukuku tamamıyla örtüşmektedir. Mekke döneminde inen surelerin hemen tamamında infak ruhuna sürekli vurgu yapılır. Dünya sevgisine, dünyevileşmeye, kendi nefsini ilah edinmeye karşı muhatap infak mektebi ile eğitilir. İkincisi insan rahatına da düşkündür. Hatta bu konuda dramatik sözler bile söylenmiştir. “ bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” tarzında. İslam toplumdaki hataların, belaların kişilerin elleriyle, dilleriyle düzeltmelerini istemiştir, kalple buğz etmeyi de imanın en zayıfı kabul etmiştir. İslam Cennet adaylarını yetiştirirken onlara ilk yıllarda “kıyamulleyl”i (gece kalkışını) farz kılmıştı. Uykunun ve yatağın en cazip olduğu gece yarısında sıcacık – rahat döşeğinden ayrılmayı rahatperest tedavi merkezi kılmıştır. Bu okula devam edip, mezun olmaya çalışanlar Ki, insan nefsini terbiye edebilsin. Paylaşılan mal, feragat edilen rahatlık, nefsimiz karşısında vicdanımıza kanat takıp yüceler yücesine taşıyabilecektir. Yoo, öyle yapmayın! Yeryüzü ard arda sürekli bir sarsılışla sarsılıp dümdüz olduğu zaman, Rabbinin (fermanı da) gelmiş ve melekler saf saf dizilmiş olacak. O gün Cehennem de ortaya getirilmiş olacak. O gün (sınavı kaybetmiş) insan (gerçeği ) itiraf edecek, ama bu itirafın hiçbir yararı olmayacak O diyecek ki; “ Ah n’olaydım, keşke bu hayatım için hazırlık yapmış olaydım.” İşte o gün hiçbir kimse O’nun tattırdığı can yakıcı mahrumiyeti tattıramaz. Ve hiçbir kimse O’nun zabt ettiği gibi zabt edemez. O gün gelip çatmadan ahu vah etmeden önce sınırlı bir zaman diliminde kullanımımıza sunulan dünya tarlamızı en kaliteli tohumlarla (salihat hüviyeti kazanmış amellerle) ekelim. Ayrık otlarını, zararlı haşereleri ( riya – gösteriş) temizleyelim. Bir buğday tanesine yedi yüz tane karşılık veren Allah’ımız kim bilir dünya hayatını tarla edinenlere kaça kaç hasat sunacaktır. Ödüllerin en büyüğü de Allah la tatmin olabilmektir. Allah la sukun bulabilmek, O’nun gerçekten her hükmünde hikmet olduğunu teslimiyet içerisinde kabul etmektir… Her koşulda canı gönülden razı olmaktır. Mutmain olabilmek. Derecelerin en büyüğüdür, zirvesidir. Dünya zincirlerini (mala düşkünlük ve rahat putunu) kırarak, kanatlanalım inşallah. (İmdi) ey (Allah’la) tatmin olmuş insanoğlu Rabbine, O’ndan razı olmuş ve O’nu razı etmiş olarak dön. Bunu ( başarman) halinde gir (sadık) kullarımın arasına, Ve gir Cennetime” SADAKALLAHULAZİM |
| Ayse Üzümcü |
| Bu yazı 428 kez okundu. |
| Yorumlar |
| eylül Yazdı: Allah razı olsun sizden ne zaman kafam karışsa ona uygun yazı yazıyorsunuz sizi bana Allah gönderiyor yolunuz açık olur inşAllah |
| Yorumlar |
| fatih mehmet duygu Yazdı: yüreğinize sağlık |
Tefekkür Dergisi